m. bülent kılıç
yazı, yayınlandıktan yaklaşık bir ay sonra
engin erkiner tarafından dostça eleştirildi. okumak için
lütfen tıklayın.
|
politikacı ve
sanatçı ayrımı üzerine / UÇURUM BÜYÜYOR…
65 -
70 dönemi Türkiyesi için bir genelleme yaparak başlamak istiyorum.
Şudur: Dönemin solu içinde sanat pratikeriyle politik pratiker aynı
kimsedir. Politik politika pratikleriyle sanat pratiklerini apayrı
uzmanlık alanları olarak niteleyen bir zihniyet söz konusu değildir,
demek istiyorum. Bu nedenle, 60’ların solcusu, öncelikleri ne olursa
olsun, öteki alana ilişkin bir ilgi ve giderek de bir üretim
faaliyeti içindedir.
Günümüzde adlarına daha çok politik politika alanında rastladığımız
pek çok ad o sıralarda eş zamanlı olarak sanatla da uğraşmaktaydı.
Hüseyin Cevahir, Gün Zileli, Eşber Yağmurdereli, Murat Belge vb.
gibi kimseler ilk elde akla gelebilecek kimselerdir. Öte yandan,
başat uğraş alanı olarak sanat pratiğini benimsemiş kimseler de
dönemin parlak politik çehreleri arasındadır. FKF’nin ve TİP’in genç
ve ateşin kadrolarıdır bunlar. Haluk Aker, Ataol Behramoğlu, İsmet
Özel, Zühtü Bayar gibi adlar da bu cephe için ilk elde
sıralanabilecek olanlardır. Yani, o zamanlar, politik pratiker sanat
da yapan ve sanattan konuşan kimsedir ve de tersi... Bu iki pratik
birbirinden bütünüyle uzak ve kopuk uzmanlık alanları olarak
kavranmamaktadır henüz. Bir tek dize, bir tek şiir yüzünden
savcılığa ihbar edilen, haklarında davalar açılan, kitapları
toplatılan kimselerdir dönemin sanatçıları. Doğal ki, bu katışmanın,
bu bir aradalığın nesnel gerekçelerinden biridir bu da.
70’lere gelindiğinde gün be gün genişleyen bir sol fraksiyonlar
yelpazesiyle karşı karşıya kalırız. Her politik hareket sanatsal
kültürel ortama kendince müdahale ederek söz konusu alanı
sahiplenme ve yönlendirme anlayışı içindedir artık. Kuşkusuz ki,
sanat pratiğini yine de ihmal edilebilir ve politik politikanın
uşağı olarak gören bir tuhaf zihniyetle! İslam’ın kadın sizin
tarlanızdır anlayışı ile bu anlayış arasında bir analoji kursam
fazla mı ileri gitmiş olurum bilmiyorum, ama durum hiç de iç açıcı
değildir, özetle. Belli başlı bütün politik hareketler kendi
sanatsal-kültürel yayınlarını çıkarmakta ve bu hareketlere üye ya da
sempatizan konumundaki sanatçı kadrolarını da bu çatı altında
toparlamaya çalışmaktadır. Süreç çoğu kez bir taraftar mantığıyla
işlediği için de söz konusu yayınlar yalnızca o hareket çevresince
tüketilen nesnelere dönüşmektedir. Dönemin bu konuda yapılacak olan
eleştirisi bir yana, politik pratiker ile sanat pratikerinin hala
aynı ya da kaynaşık kimseler olduğunu gözlemleriz ki bu da bugüne
oranla kuşkusuz ki bir olumluluktur.
80’lerin ilk çeyreğinin sonuna doğru, illegal olarak varlıklarını
sürdüren kimi hareketlerin kültür sanat dergileriyle görünmeye
başladıklarını gözlemleriz. Bu yayınların bazı politik hareketleri
yasal zeminlerde kamufle etmeye yarayan araçlar olarak mı
tasarlandıkları, yoksa kültürel sanatsal alana bir müdahale
gereksiniminden dolayı mı oluşturuldukları kuşkusuz ki tartışma
konusudur. Ama sürecin işleyişi bize ikincisinin doğruluk payının
daha bir güçlü olduğunu düşündürmektedir.
Gerçekten de ilerleyen yıllarda bu yayınlar birer sanat-kültür
yayını olmaktan çıkmış politik yayınlara dönüştürülmüştür. Yarın
dergisi bu yayınlardan yalnızca birisidir. Edebiyat politik
politikaya geçişin sıçrama tahtası olarak kullanılmıştır bütün dönem
boyunca ve bu da alanın özgül niteliğinin kavranabilmesinin önünü
tıkamıştır büsbütün.
Politik politika alanında etkinlik gösterememenin vicdan azabını,
politik politikanın ‘yükünü’, sanat pratiğine ciro ederek gidermeye
çalışan bir edebiyatçı tipinden söz edilebileceği gibi, edebiyatı
kendine siper eden bir politiker tipinden de söz edilebilir demek.
Öte
yandan, hayat sürmektedir ve solun üzerindeki zifiri baskı sürecine
ilişkin bir başkaldırı oluşmaktadır yavaş yavaş. 80’lerin ikinci
yarısı başkaldırı ve direniş olanaklarının olabildiğince
araştırılacağı, oluşturulacağı bir dönem olacaktır. Ayrışma saati
gelip çatmaktadır. Sanatı sıradan bir araç, bir kamuflaj malzemesi
olarak gören politik politiker zaten hep küçümsemiş olduğu bu şeyi
artık bir kenara atabileceği bir noktaya geldiğini düşünmektedir.
Karşı taraftaysa sanat pratikeri duruyor. Politik politika alanında
olup bitenlerden dili yanmış, hatta belki de bütün bunlardan
tiksinmiş durumda ve bu yanıyla, hiç değilse kendi kavrayışı
gereğince, haklı. Soluğu da tükenmiş durumda. Yeniliğe, bir moda
düzeyinde olsa bile yeniliğe, en açık olan o. Okuyor, kaydediyor,
deniyor, ayrıştırıyor ,ama bütün bunları yalnız yapıyor artık.
Evinde, arka odasında, karısından bile habersiz olarak. Çünkü
karısıyla bile zaten hiçbir zaman gerçek bir ortaklık kuramamış ve
birbirlerini idare eder tarzda bir birliktelikleri var.
Bütün
bu süreçlerde ihmal edilmemesi gereken önemli bir nokta da toplumcu
gerçekçiliğe ilişkin tartışmalardır. 80’lerin ikinci yarısında hız
kazanan ve daha bir cüretkarlaşan bir eleştirel tutum gelişmektedir
toplumcu gerçekçiliğe karşı.
Sosyalizmden, kendi komünist kimliklerinden vazgeçmeyen ama toplumcu
gerçekçi de olmayan kesimler giderek güç kazanmaktadır ve artık sol
edebiyat yelpazesi, kaba bir çizgi çekebilirsek, ikiye bölünmüştür:
İşte trajedinin
başladığı nokta: 89’la başlayan reel sosyalizmlerin çözülüşü
sürecinin olağanüstü etkisi, edebi konjonktürün bu özgül niteliğiyle
katışınca sol sanat pratikerinin kimliğinde ciddi bir çatlakla
sonuçlanır. Geriye dönüp inceleyenler şaşkınlıkla fark edeceklerdir:
Sol / toplumcu gerçekçi yayınların bir bir kapanması ile liberal,
İslami yayınların ansızın çoğalması arasında bir iki yıl ya vardır,
ya yoktur.
Bundan böyle sol sanat pratikeri silik, pısırık, gerçek bir atılım
yapamayacak, gerçek bir örgütlü karşı çıkış sürecini düşleyemeyecek
bir tipe dönüşecektir, giderek.
Son
fişek de 93 yılında kullanılmış ve bulanık bir zihinle öylece orta
yerde kalakalınmıştır. Sol sanat pratikeri gündemini artık asla ve
asla kendisinin belirleyemediği bir ortamın içindedir ve kafasını
kurcalayan pek çok şeyin yanında “postmodernizm” tartışmalarından da
haylice bunalmaktadır. Artık politik politikaya ilişkin hiçbir
yayın ilgisini çekmiyor dense yeridir. Dergi reyonlarında yer alan
tek bir politik yayını bile bir kez olsun karıştırmıyor ve bu
konudaki gereksinimini (eğer varsa) Birikim’den falan karşılıyordur.
Sol
politik pratiker tipine gelince o da zaten çoktandır ihmal ettiği
ödevini artık iyice boşlamış ve sanattan vazgeçmiştir. Artık
yalnızca kendi parti/örgütünün yayınlarını okumakta, arasıra da
başkaca hareketlerin yayınlarına şöyle bir göz atmaktadır. Arasıra
Nazım’ı, Can Yücel’i falan okuyan, ama T.S. Eliot’un, Ronsard’ın,
Pessoa’nın adını bile duymamış olan bir tiptir sol politik pratiker(bütün
bunlarda bir çeşit milliyetçilik kokusu bile buluyorum bazan).
Evet,
gelinen noktada sanat pratikeri ile politik pratiker artık bütünüyle
birbirinden uzaklaşmış ve aralarında uçurumlar yer almaya
başlamıştır. Birbirinin duyarlıklarına bütünüyle uzak iki kutbun
oluşmasına gerekçe olmuştur süreç ve işte giderilmesi gereken sorun
da budur. Bu iki kimlik yeniden buluşturulamadığı,
kaynaştırılamadığı sürece solun mesafe kat edebilmesi olanaksızdır.
Son
bir iki söz. Yazımın bazı noktalarda fazlaca öznel, kaba,
indirgemeci vb. bulunabileceğini kuşkusuz ki kestirebiliyorum. Ama
yaptığım şeyi bir ödev gibi algılıyorum ve konu üzerine düşünüyor,
düşüncelerimi de paylaşmak istiyorum. Böyle kavransın isterim. O
zaman yararlı olabilir belki.
soL, 8 Eylül 2000, sayı 102
|