Anasayfa   l   Şiirler   l   Çeviriler   l   Yazılar   l   Mahfil   l   Linkler   l   Biyografi  l   Temas                                                                                                                   Müzik  l  Sinema  l  Politika


m. bülent kılıç



































 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



 



'Telif' Konusu

Yaptığım araştırmaların sonuçları beni yanıltmıyorsa, Türkiye’de edebiyatçıların ‘telif’le ilgili tartışmalarının başlangıç tarihi 60’lı yılların ilk yarısına denk düşmektedir. Telifli ilgili tartışmalara koşut olarak,ayni anda, “Her hakkı saklıdır, yayıncının izni olmadan kullanılamaz, sahnelenemez” gibi kayıtlara rastlarız.

‘Edebiyat ortamı’ ilginç tartışmalar sahne olur bu dönemde. Bir dergiden bir şiir seçip bir başka yerde yayımlayanın mı, şiiri seçilmiş olanın mı telif ödemesi gerektiği bile tartışılır! Pek çok kimse, telif ödemenin yazara duyulan saygının bir gereği olduğunu yazar. Kimi dergiler, güçlükle çıkarılıyor olmalarına karşın, sembolik de olsa, bir telif ücreti ödemeye çalışır; bu tutumu yayıncılık ahlakının bir gereği olarak söz konusu eder.

70’li yıllara yaklaştığımızda solun hızlı yükselişine tanık oluruz. Hedef emperyalizmdir. Artık, bir “Anti Emperyalist Kültür Cephesi” oluşturmaya çalışan çevreler bile söz konusudur. ‘Devrimci dayanışma’, ‘devrimci sorumluluk’ gibi kategorilerin yükselişi, yığınla tartışmanın gündemden düşmesinin gerekçesi olacaktır. Telif konusu da benzer bir yazgıyı paylaşacaktır. Kuşkusuz, gündemde yer almaması ya da önemli bir yere sahip olmaması bu konudaki tartışmaların geçerliliğini yitirdiğini, sonunun geldiğini göstermez. Telifle ilgili tartışmalar 80’lerin ikinci yarısında hayli tantana çıkaran bir eylemle “Şairler Grevi”yle yeniden gündeme gelecektir.

Bu eylem 60’lardan beri sürdürülmekte olan tartışmanın sonuçlarının nerelere bağlanacağının açık göstergesidir. ‘ŞAİR’ler grev yapıp, telif almaya çalışmakla sistemin, piyasa içi ilişkilerin göbeğinde yer aldıklarını tescil ettirmişlerdir.

Asıl konuya gelmiş bulunuyoruz böylece.

Bir fahişenin ortaya koyduğu işle (eğer böyle bir karşılaştırma yapılabilirse tabi) bir edebiyatçının ortaya koyduğu iş arasında, birini ötekinden önemli ve ayrıcalıklı kılan herhangi bir fark yoktur diye düşünüyorum. Kuşkusuz bir edebiyatçının emeğinin sömürülmesiyle bir fahişenin emeğinin sömürülmesi anlamında… Bir işçinin emeğini satarak yaşaması ne kadar ‘doğal’sa, bir edebiyatçınınki de ‘doğal’dır. Edebiyatın herhangi bir kutsiyeti ya da ayrıcalığı yoktur. İdeolojiler üstü, sistem üstü bir pratik de değildir. Böyle bakınca da, edebiyatın satılması çocukların, ölümlerin, düşlerin satılmasından daha kötü değildir.

Özgürleştirici bir toplumsal ve sanatsal pratik projesiyle ilişkilendirilebilecek her türden tasarımı buharlaştırabilmek üzere, söz konusu tasarımı filizlendirip, kolayca sistem içi alanlara bağlamak ve bundaki radikal yönü nötralize etmek anlamına geliyor bence telif kurumu. Telifin gerekliliğine inanan ve telif isteyen edebiyatçıların, söz gelimi bir zamanların grevci şairlerinin bu talepleri, aynı zamanda sistemi, burjuva edebiyat pratiklerini aşmaya yönelik bir ikinci tutum içinde olmaları koşuluyla mazur görülebilirdi. Ama ne telif talepkarları, ne de grevci şairler sistemi ve onun burjuva sanat pratiğini aşmaya yönelik en küçük bir kaygıları olduğuna ilişkin bir ipucu vermemektedirler. Belki de söz konusu çevreler, genelevleri denetleyip düzenleyen ve genelev çalışanlarının nüfus cüzdanlarına “hayat kadını” olduklarına ilişkin bir damga basarak fahişeliği bir meslek ve uzmanlık biçimine dönüştürüp, donduran devletten benzer bir şey beklemektedirler: TELİF YASASI!

Öyle ya, telif kurumu mesleği edebiyatçılık olan, geçimini buradan çıkaran, sipariş alan, kendisine sipariş verilebilen bir uzmanlar zümresine gönderme yapmaktadır. Bu, aynı zamanda, bir edebiyatçı kimliği edinebilmenin ancak telif kurumu aracılığıyla söz konusu edilebildiği bir evrenin ham uğrağıdır. Bu arada, her şeyin biricik müsebbibi olarak telif kurumunu gösterme ahmaklığına kapılmadığımı belirtmeme gerek var mı, bilmiyorum. Yazımı yalnızca telifle sınırlamaya çalışıyorum, hepsi bu. Aslolan burjuva edebiyat kurumudur. Telifse onun kimi kez çok da önemli olmayan bir parçası…

Şu halde bir takım edebiyatçılara telif kurumunu yerleştirmek, iyileştirmeye çalışmak yerine burjuva edebiyat kurumunu aşmaya ya da en azından onu zor durumda bırakmaya yarayacak projeler üzerinde düşünmelerini önerebiliriz. Bunun dışındaki bütün etkinlikleriniz bir şeyleri daha ateşli bir Pazar ortamında satmaya çalışma kaygısı olarak okunacaktır çünkü.

Not: Sorunun daha en başta ‘edebiyatçı’ gibi bir adlandırmayla, bu belli türde uzmanlaşma ve işbölümüyle başlıyor olabileceğini de düşünmüyor değilim. Fakat, aynı zamanda, hegemonik olmayan bir uzmanlaşma biçimi de mümkünmüş gibi geliyor bana. Bu noktada Andre Gorz’un Cennetin Yolları kitabında yer alan işbölümü ve uzmanlaşmayla ilgili görüşlere yakın hissetmekle birlikte kafa karışıklığım sürüyor.

 3 Ağustos ’96, Demokrasi