Anasayfa   l   Şiirler   l   Çeviriler   l   Yazılar   l   Mahfil   l   Linkler   l   Biyografi  l   Temas                                                                                                                   Müzik  l  Sinema  l  Politika



m. bülent kılıç

 

 

 

 

 




 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



 


SON YILLAR,YAYINEVLERİ, DERGİLER, ARAYIŞLAR…


60’lı yıllarda bir İlan Kurumu vardı Türkiye’de. Altı sayı düzenli olarak çıkabilen dergiler bu kuruma başvuruyor, kurumun sağladığı ilanı veya reklamı kapıyor ve bir sonraki sayısını çıkaracak parayı böylece elde etmiş oluyordu.

Fakat bir zaman sonra, sırtını kuruma yaslamış, abur cubur metinlerle, sağdan soldan yapılma seçkilerle, çeviri yazılarla doldurulmuş, hiçbir eleştirelliği olmayan niteliksiz dergiler kapladı piyasayı. Buysa hem okuyucunun seçebilme olanaklarının tam da böylesi bir bolluk aracılığıyla kısıtlanması hem de beğenisinin törpülenmesi anlamına geliyordu.Sonunda İlan Kurumu’nun bulabileceği ilan ve reklam sayısı da sınırlıydı ve bu süreçlerde kim bilir ne dolaplar dönüyordu.

Bu arada, söz konusu yılların nitelikli dergilerinden biri olan Dönem’in, İlan Kurumu’nun yardımının kesilmesi üzerine kapandığını da belirtmiş olalım.

Bununla birlikte , dönemin pek çok dergisinde, kopmuş olan yazar-okuyucu-kitap bağının sorumlusu olarak başkaca pek çok şeyin yanında, sözünü ettiğimiz bu niteliksiz dergiler de gösteriliyordu. Öte yandan , hala okuyucuyu ve okuyucunun alım gücünü gözeten, nitelikli ürünler vermeye uğraşan çevreler de söz konusuydu.

Son on beş yıldaysa çok ciddi dönüşümler yaşandı bu ülkede; pek çok alanda ve de sanat pratikleri bağlamında… 60’ların sonlarına ve 70’lere ve 80’lere büyük ölçüde damgasını vuran sol/toplumcu/toplumcu gerçekçi anlayışların 80’lerin sonlarına doğru son kez bir havai fişek gibi patlayıp, parlayıp söndüğünü gözlemledik. Bu, o güne kadar, sanatsal pratiklere egemen olan belli türde bir anlayışın felce uğradığının ve muhtemelen uzunca bir zaman yeniden egemen olamayacağının tesciliydi, bana kalırsa. Toplumcu gerçekçiliğe ve kötü sol edebiyata yöneltilebilecek yığınla eleştiriye karşın, bu çevrelerin hezimete uğramalarıyla birlikte, yukarıda sözünü ettiğim türde, olumlu diye nitelenebilecek duyarlıkların da buharlaştığı ve bunun fazlaca kötü bir şey olduğu açıktır.

Bu dönemde, sermayenin belki başlangıçta kardan zarar etmeyi bile göze alarak sanat/düşün pratiklerine el attığını gördük. Kitap almanın da bulundurmanın da belli ölçüde tedirgin edici bazen de tehlikeli olduğu yıllardı bu yıllar. Bir yandan alelade bir kitabı bulundurduğu için gözaltına alınan, korkudan kitaplarını yakmak zorunda kalan insanlar söz konusuydu, öte yandan yazar, okuyucu kooperatifleri kurmaya çalışan çevreler…Sermayenin başlangıçta kardan zarar etmeyi göze aldığı ortam böyle bir ortamdı işte ve nadasa bırakılmış bir tarla gibiydi. 12 Eylül’le birlikte sosyalist bir devrim düşüncesinden hızla sağa kayan ve gerici bir konumu benimseyen yığınla entelektüel bu alanlarda istihdam edilebilirdi. Böylelikle ‘her şey’ in çevrildiği (dikkat, çevrildiği), ‘her şey’in yayınlandığı, TC tarihi boyunca eşi benzeri görülmemiş bir dönem başlamış oldu. İstediğiniz kitabı alıp okuyabilir, ama o kitabın öngördüklerini eylemeniz durumunda sessizce ortadan kaldırılabilir ya da yargısız bir infazın kurbanı olabilirdiniz.

Sola kaynaklık eden bir takım metinlerin liberal-İslami çevrelerce, üstelik kimi kez, beklenenin tersine, müthiş arı bir dille çevrildiği ve kullanıldığı; özellikle İslamcı entelektüellerle yan yana, omuz omuza yazıların yayımlandığı, dergilerin çıkarıldığı müthiş demokrat bir dönem!.. Giderek kafası bulanmış, hiçbir konuda hiçbir somut tepki üretemeyen, çünkü üreteceği tepkiyi nötralize etmeye yarayacak bir ‘sıkı’ metnin mutlaka çevrilmiş olduğundan korkan; görüşlerini asla sistematize edemeyen, çünkü okuma sürecinde piyasanın ve konjonktürün etkilerine sonuna kadar açık olan; bir şey yapması gerektiğini düşünüyor ve bir şey yapmayı istiyorsa da hep bunun bir hataya dönüşeceğinden korkan, bu yüzden de yapamayan Hamletik bir ‘kuşak’ oluşmuş oldu.

Yayıncılık ‘dünya’sına gelince, orda da Amerikan rüyasının yerli versiyonlarını söz konusu edebilen birkaç yayınevi dışında kaçınılmaz bir tutunamayış, bir gürültüye gidişti yaşanan. 90’larda yayıncılık sektörünü ellerinde bulunduranlar ya sermaye destekli ya da öyle veya böyle palazlanma olanağını ele geçirmiş olan kurumlar oldular. Bu süreçte, okuyucuya ve geniş yığınlara ulaşma kaygısı, entelektüellerce, sermayeye ve onun reklam ve öteki manipülasyon mekanizmalarına ciro edildi. 70’lerde hiçbir kurumun hiçbir partinin desteğine bel vermeksizin dergilerini çıkardıkları için övünen, artan kağıt ve baskı giderlerinin dergilerinin fiyatına yansımasından rahatsızlık duyduklarını söyleyen kişiler 807li ve 90’lı yıllarda büyük yayınevlerinin, sermaye destekli büyük yayınevlerinin başına geldiklerinde, bir zaman önce ettikleri lafları unutup, yeni yayıncılık etkinliklerinde, öncekiyle karşılaştırıldığında “züppece” diye nitelenebilecek bir tutum içine girdiler. Anlaşılıyor ki, bundan da hiç rahatsız olmadılar.

Son zamanlardaysa, bir takım dergilerin, ‘arada’ kalan bir takım dergilerin yaşama olanaklarının hızla buharlaştığını ve bu dergilerin bir bir kapandığını görüyoruz. Bir yanda en iyi olanaklarla, iyi bir baskı, dizayn ve kaliteyle yayınlanan sermaye ve kurum dergileri, öte yanda eski Yusufçuk ya da Yaprak dergilerine andıran birkaç yapraklı, çoğunlukla ikinci üçüncü hamur kağıda basılan dergiler…Aradakiler diye nitelediklerim, işte bu iki tip dergi arasında kalan orta halli dergilerdir.

Bu sürecin sol çevrelerde şu tür sorunlu ve tehlikeli bir reflekse gerekçe olduğunu düşünüyorum. Tek tek yayınevlerinin ve dergilerin söz konusu ettikleri pratikler aracılığıyla eklemlendikleri, yeniden ürettikleri söylem ve ideolojileri çözümlemek, deşifre etmek yerine bu yayınevi ve dergileri sermaye karşısındaki güçsüzlüklerine, piyasa içinde bir yer edinemeyişlerine bakaram bir önem atfetmek… Bu tutumun, son çözümlemede, okuyucu-kitap bağını gerektiği gibi kurma işinin başkalarına, sermayeye, piyasayı temsil eden kurum ve kuruluşlara, Kültür Bakanlığı’na ve benzeri yerlere havale etmekten kaynaklandığını düşünüyorum. Yani, sol çevreler, egemen yayıncılık anlayışıyla mücadele etmek, farklı bir yayıncılık etkinliği örgütlemek, farklı bir dolaşım ağı kurmak yerine ahbaplarının sahip oldukları yayınevlerini ya da dergileri yalnızca sermaye karşısında güçsüz buldukları için desteklemeyi tercih etmektedirler. Çünkü “Her şeyin yitirildiği, dejenere olduğu bu Eylül ülkesinde bunlar sahip olduğumuz mevzilerdir” anlayışı hakimdir. Bütün bu yaklaşımları koşullayan şey artlarında yatmakta olan demokratik taleplerdir ve açıktır ki ortada öylece durmakta olan sorunlar yumağına herhangi bir çözüm getirmekte fazlaca güçsüz kalmaktadırlar.

Sol gazetelerin son zamanlarda dağıtım şirketlerinin sömürgen şiddetine maruz kalmalarının ve giderek bu şantaja boyun eğer hale gelmelerinin gerekçesinin yalnızca farklı seçenekler üretebilmek konusundaki maddi yetersizliklerden değil, aynı zamanda farklı bir dolaşım ağı kurmak düşüncesinin hayli uzun zamandır kafalarından buharlaşıp gitmiş olmasıyla da ilgili olacaktır. Umut ediyorum olacaktır.

Artık sorunların gerçek gerekçelerini ve gerçek çözüm yollarını gösterebilecek özgürleştirici mekanizmalar oluşturmanın zamanı gelmelidir. Demokratik talepler yerine devrimci talepler konmalıdır artık. Sanatın da okumanın da çehresinin nasıl birden bire değiştiğini görebilmek için bu gereklidir.



Edebiyat ve Eleştiri, Mayıs-Haziran 1997, sayı 29-30