m. bülent kılıç
|
Sanat Cephesi'nin Temmuz 2008
sayısı için düzenlediği soruşturmaya verilmiş yanıt...
1) Sivas'ta 2 Temmuz 1993 yılında yaşanan acı olayların, sizde
bıraktığı kişisel izlenimleri paylaşır mısınız?
Hepimizin kitaplardan, filmlerden
bildiğimiz şeyler vardır. Savaşın, cinayetin, işkencenin bin türünü
okumuş, izlemişizdir. Bütün bunlar da o konuya ilişkin bir aşinalık,
onun nasıl cereyan ettiğine dair bir bilgiye sahip olma kanaati
oluşturmuştur bizlerde. Yaşamımızı da çoğu kez aslında pek de
dayanaksız olan bu öğelerle sürdürürüz. Ta ki gerçek silleler
yediğimiz kimi büyük olaylara kadar... Sivas Katliamı’nın bendeki
karşılığı da benzerdir.
İlk olarak söylemem gereken, böylesi bir olayın sahiden
gerçekleştiğine inanmamak olmuştu. Hangi korkunç nefretin, hangi
kinin, hangi barbar zihniyetin böylesi bir olaya gerekçe
olabileceğini kavrayamamıştım. Ama gerçek yavaş yavaş ve acıyla
içime nüfuz etti. Fotoğraflar gördüm, haber görüntüleri izledim,
tanıkları dinledim. Hepsinden acısı, sohbet ettiğim, şakalaştığım,
tartıştığım arkadaşlarımın gittikleri ve bir daha da dönmeyecekleri
gerçekliğini deneyimledim…
Ahmet Erhan, bir şiirinde Metin abiden, sevgili Metin Altıok’tan
“Kardelen’in önünde yaşlı bir Mandrake gibi oturuyor” türünden bir
dizeyle söz ediyordu. O yaşlı Mandrake içimi burkan bir imge olarak
hep gözümün önündedir.
2) Madımak olaylarının ardından, bu süreci konu alan çeşitli
ürünler ortaya konuldu. Bu olayların edebiyata yansımalarını nasıl
değerlendiriyorsunuz? Sizce yeterli nicelikte ve nitelikte ürün
ortaya konabildi mi?
Bu ürünlerin hepsinden ve hakkıyla
haberdar olduğumu iddia edemem. Ben, böylesi büyük travmalar
ertesinde ortaya konan eserlerde çoğu kez huzursuz edici bir yan
buluyorum. Durumu olanca sahiciliğiyle ve derinlemesine nüfuz ederek
aktarmak, açıklamak yerine, gerçekliği, gerekçelerini tabii ki
anlayabileceğimiz, bir mistifikasyonla yansıtıyorlar çünkü.
Mesela Sivas Katliamı’nın ertesinde, orada öldürülenleri konu edinen
yazıların ezici bir çoğunluğunda, “37 aydın ve sanatçı” dan söz
ediliyordu. Bu katliamın etkisinin ötekilere, geride kalanlara
kavratılması için ille de “aydın” ve “sanatçı” sıfatlarının gündeme
getiriliyor olması bir arkadaşımızı rahatsız etmiş, o da “bunun bir
katliam ve ölenlerin de değerli olması için öldürülenlerin “aydın”
ya da “sanatçı” olmaları gerekmiyor” anlamına gelen bir yazı kaleme
almıştı.
Orada öldürülenler arasında gerçekten çok değerli aydınlar ve
sanatçılar vardı. Ve onların ölümüyle birlikte Türkiye’nin
entelektüel iklimi sahiden darbe yemiştir. Ancak, söylenmek istenen
şudur: Biz bu katliama bir katliam olduğu için, bir barbar ayini
olduğu için karşı çıkmalıyız, yoksa ölenler aydınlar olduğu için
değil.
Ben, bugün geldiğimiz noktada, sorduğunuz sorudan daha kritik bir
sorunla başbaşa olduğumuz kanısındayım. Evet, o gün, orada o
katliamı söz konusu eden alçaklar derin devleti, islamofaşist bir
çevreyi temsil ediyorlardı. Fakat gelinen noktada Türkiye’nin
aydınları ve sanatçıları, Türkiye ilericilerinin Sivas’ın mahiyetini
Türk Solu dergisi denen ırkçı saldırganlığın merkezinde köşe
yazarlığı yapan birinden öğrenmesine ne demektedir? Bence bu soruya
verilecek karşılık, Sivas Katliamı’nın nasıl kavrandığı kadar
önemlidir. Çünkü yürekten inanıyorum ki, bu soruya doğru yanıtı
veremeyenler, gelecekte söz konusu olabilecek başka bir katliamın da
dolaylı suç ortağı olacaklardır. Söyleyeceklerimi, şimdilik, burada
daha açık söylemiyorum, çünkü bağlamın dışına çıkmış olacağımı
düşünüyorum. Ancak, meraklı okur, küçük bir çabayla nelerden söz
ettiğimi bulabilecektir.
3) Toplumsal hafızaya kazınmış böylesi acı olayların toplumsal
süreçlerin edebi ürünlere "konu olması" sizin açınızdan nasıl bir
önem taşıyor?
Bizleri ırgalayan her olay gibi Sivas
Katliamı’nın da edebi-sanatsal ürünlere konu edilmesine söyleyecek
bir şeyimiz olamaz. Hatta bu, değerli, önemli bir etkinlik
olacaktır. Ancak, ihmal edilmemesi gereken şey, bu etkinliğin
sanatın- edebiyatın kendi dil ve olanaklarıyla
gerçekleştirilmesidir. Ortaya çıkan şey bir tür ısmarlama ya da
öz-ısmarlamaysa, bir manzumeyse, bunun benim açımdan bir değeri
yoktur. Dolayısıyla ben böylesi olayların sanata-edebiyata “konu
edilmesi”yle değil, bu eylemin yordamıyla daha çok ilgiliyim.
4) Bu katliam gerici ideolojinin bir tür "cinnet anında" ortaya
çıkmış da olsa, dinci gericiliğin siyasi bir hareket olarak
yükselişte olduğu bir dönemde yaşanmıştır. Türkiye'de toplumsal
kaynakları açısından İslamcı ideolojinin o süreçten bugüne geldiği
noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu katliamın gerçek zeminini
kavramadığımız sürece ne bunu kavrayabiliriz ne de gelecekte söz
konusu olabilecek başkaca hunhar eylemlere karşı önlem alabiliriz.
Bu çerçevede şunu söyleyebilirim: 1989 tarihi, benim bakış açıma
göre, reel sosyalizmlerin çözülüş sürecinin miladı olarak, evrensel
karşı devrimin tarihidir. Bu tarihle birlikte barbarlık devranı bir
başka merhaleye yükselmiştir. Yakından incelendiğinde bu tarih, 12
Eylül 1980 sonrasında bile söz konusu olmayan-olamayan yeni bir
gericilik evresinin başlangıcıdır. Gerici-lümpen ideoloji (bunun
içine ırkçı, İslamcı, ulusalcı ideolojilerin tümünü ve hatta
keskinleşen futbol fanatizmini, mafyacılığı vb. eklemek mümkündür)
gün be gün irtifa kazanmaktadır. Ancak, bu gerici-lümpen ideolojinin
egemen tonu İslamcılıktır.
Benim yaklaşımıma göre, egemen tonu İslamcılık olan bu gerici-lümpen
ideolojiyle mücadele etmek için öncelikle, kendi söylemlerine bu
ideolojinin sınırları içinde karşılık bulan kampların
temsilcileriyle komünistler arasındaki mesafenin açılması ve
berraklaştırılması gerekmektedir. Ben, örneğin, ulusalcı faşistlerle
arasındaki mesafeyi berraklaştıramayan bir solun, dinci gericilik
karşısında da çuvallayacağını düşünüyorum. Aslına bakılırsa, bugüne
kadar olan da budur.
Bugünün Türkiyesinde kendisine “solcu”, “marksist” gibi sıfatlar
yakıştıran, ama İslamcı gericilerle ya da kendilerine sadece
ulusalcı denen oysa ezici bir çoğunluğu ulusalcı-faşist olan
kesimlerle teşrik-i mesai içinde bulunan pek çok yazarın-sanatçının
bulunması tuhaf ve yüzkızartıcı bir durumdur. Gerici ideolojilerle
gerçek bir hesaplaşmanın ana mahallerinden birini de işte bu bulaşık
insan-sanatçı tipiyle ayrışma pratikleri oluşturmalıdır.
Neden? Çünkü başkaca pek çok marazın, hastalığın taşıyıcısı olmaları
bir yana, solun içine sızmış bu işbirlikçi unsurlar, gericiliğin
çirkin ve kirli yüzünün kamufle edilmesinde ve onun toplum nezdinde
doğallaştırılması sürecinde ajanlık ederek gerçek anlamda tehlikeli
bir misyonu yerine getirmektedirler.
Söylediğim sözlerin, özellikle muhatabı olan kesimler tarafından
haylice keskin, abartılı, tuhaf ve hatta hastalıklı bulunacağına
kuşkum yok. Ama ben, onların, benimki türünden yaklaşımları bu
biçimde paketlemeye iten anlayışlarının da zaten 1989 evrensel karşı
devrimi tarafından biçimlendirildiğine inanıyorum. Dolayısıyla,
Türkiye’de İslamcılığın ya da egemen tonu İslamcılık olan
gerici-lümpen ideolojinin yükseliş aşamalarını doğru kavramak ve
onunla doğru mücadele etmek için 1989’un Türkiye’ye etkilerini
hakkıyla kavramak gerekiyor. Bu ödev, bugün, kanımca, 12 Eylül’ün
İslamcılığa verdiği desteğin mahiyetini sorgulamaktan çok daha
öncelikli, gerekli ve anlamlıdır.
|