m. bülent kılıç
|
peki ama kimdi şair?
I.
Kimdi ki şair: Agustus’a ya da bilmem hangi tirana kanlı
seferleri sırasında eşlik eden, fetihleri, yağmaları meşrulaştıran,
estetize eden bir uşaktı da.
Kimdi ki şair: Krala, şaha, padişaha, tanrıya, peygambere ve
bilcümle iktidar odağına yaptığı onca “sempatik ikmal”i kitabına
besmele kılan bir dalkavuk, bir cambazdı da.
Kimdi ki şair: Hunhar imparatorlara methiyeler, zalim ordulara
marşlar düzen bir alçaktı da.
Peki ama kimdi şair?
Ayakkabı tamir edene ayakkabı tamircisi, kalay yapana kalaycı,
yorgan dikene yorgancı denirdi. Kimsenin kendi ayakkabısını tamir
edene ayakkabı tamircisi diyeceği yok ya . Mesleğinin erbabına,
uzmanına,belki geçimini de buradan çıkaranına denirdi.
Şair de şiir yazana mı denirdi peki?
Ne münasebet. Şair iyi rakı içene, zen-perelik ya da merd-perelik
edene denirdi. Objektife hafif alttan, hafif yandan bakana denirdi.
Karakolda komisere “ Şair adamız abi, kavga etmişsek ne olmuş. Bırak
da gidelim” diyene denirdi. “Şair” diye kartvizit bastırana,
yarışmalara katılıp ödül alana, ödül aldığı jüriyle sıkı ahbaplık
kurana, imza günlerine katılana.... Şair “şairim” diyene denirdi.
Keşke sadece şiir yazana denseydi. O zaman utanmaz, sıkılmaz, şiir
yazan biri olarak biz de söylerdik şair olduğumuzu. Nasıl ki
ayakkabı tamircisi, işi, uğraşı gereği, algısının biçimlenişi
gereği, önce ayakkabılara takılıyorsa şöyle bir, biz de sözcüklere,
imgelere takılırız önce, savrulur gideriz artları sıra, icabında.
Keşke böyle diyebilseydik.
Keşke diyebilseydik: sayın baylar bayanlar, arada duranlar,
biliyoruz kalaylanacak kaplarınız, yeni birer topuk çakılacak
ayakkabılarınız var ama şiire de ihtiyacınız vardır. Tıpkı sevgiliyi
bekleyenin pür heyecan masayı tıkırdatmaya ihtiyacının olması gibi.
Mezarlıktan geçenin ıslık çalmaya, işkencedeki kardeşin çığlık
atmaya ya da küfretmeye ihtiyacının olması gibi.
Size sunacağımız şey parmaklarınızı çatırdatabilme ya da kaşınan sağ
burun kanatçığınızı kaşıyabilme serbestinizden daha büyük değildir
belki, ama en az onun kadar da önemlidir, gereklidir. Diyebilseydik
keşke.
Bu kadarla da bitmez. Şairimiz kendine aşkın anlamlar atfetmekte,
böyle de bir muamele ummaktadır. Kadim çağlardan bu yana sürükleye
geldiği ayrıcalıklı konumu tepe tepe kullanmak eğlimindedir.” Şair
de şiir de muhaliftir, doğası gereği.” Ne diyorsun sen kardeş, ne
yana doğru muhalifsin, affedersin!
Nasıl da aşkın, nasıl da kendinden menkul bir şeymiş bu muhalefet!
Ustam, kartvizit ve ödül sahibi değerli büyüğüm! Bunca
buruşturma-kırıştırma faaliyetin, bu artistik patinaj-badanaj
vaziyetin -azıcık da olsa- sahici bir ölümsüzlük talebiyle falan
dolayımlansaydı keşke. Haline acır da fazla kurcalamazdım belki.
Tozlu arşivler parselleneli çok oldu.. Çarçabuk bir aile mezarı
kapamadıysan, halin harap demektir; kambur bile olamayacaksın hiçbir
ek’te.
II.
Şairin bir ahlakının olması gerekir mi?
Bu soruyu tehlikeli ve yanlış bulduğumu itiraf etmeliyim. Tehlikeli
ve yanlış, çünkü sorunun kuruluş düzeni gereği “şair” sıfatını
kutsayan, onu mistifike eden bir nitelik taşıyor. “Şair muhaliftir,
aydındır, öncüdür” gibi bir edebiyatı arkasına alıyor ve bu edebiyat
sayesinde de kendi ayrıcalıklı konumunu meşrulaştırmak girişiminde
bulunuyor. “Şair”e ve “şair”i önemseyen kütleye bakıldığında da
başarılı olduğunu teslim etmek gerekiyor.
Şuradan başlayalım: Çağdaş sanata ilişkin pek çok kavram ve
kategorinin gerçek miladının Hegel sonrası dönemde oluşturulduğu
biliniyor. Yine de, şu an üzerinde durmak istediğim konu bu değil.
Fakat burada sanat ve zanaat arasındaki ayrımların gerçekte ne kadar
da içinde bulunulan toplumsal ve tarihsel uğrağa bağlı oldukları
üzerinde kısaca durmak gerekecek. Daha da ileri giderek bu
ayrımların çoğu kez spekülatif oldukları bile ileri sürülebilir.
Terry Eagleton Türkçe’ye Eleştiri ve İdeoloji adıyla çevrilen
kitabında, Robert Escarpit’se Edebiyat Sosyolojisi adlı kitabında
konuya ilişkin anlamlı örnekler ve çerçeveler sunmaktalar, söz
gelimi. Bir örnek de ben vermek istiyorum:
Theophile Gautier Romantizmin Tarihi adlı kitabında, Fransız
romantizmine öncülük eden pek çok edebiyatçı, ressam ve müzisyenin
yanısıra hakkak ve kuyumcu olun Froment Meurice ‘i de anlatır. Onun
yaptığı harikulade mücevher tasarımlarından söz eder. Bu konu
üzerine çok şey söylenebilir belki ama ben yalnızca biriyle
ilgileniyorum, ki o da şudur: Gautier, kendisinden 140 yıl sonra
artık sanat değil de zanaat sayılan bir alana dair bir pratiği
Fransız romantik sanatı çerçevesinde ele almıştır. Oysa bugün bu
çerçeve kayıp bir çerçevedir. Bu, bugün sanat diye nitelenen pek çok
şeyin sanattan sayılmayabileceği ya da sanattan sayılmayan pek çok
pratiğin de sanat pratiği olarak kavranabileceği anlamına gelir,
kanımca. Öyle ya , söz konusu olan bir ekole ya da akıma bağlı
olmaksa bu bağlanma pratiği bir hakkak ya da modacı tarafından da
realize edilebilir.
İlişkili olarak, bir de yaratıcılıktan söz edileceğini biliyorum
,ama kimseler, elektro gitarın mucidinin yaratıcı olmadığını da
iddia edemeyecektir. O da bir şeylerden esinlenmiş, oturup
araştırmış, nesnesi üzerinde kafa patlatmıştır.
Yukarıda bir “Şair-Şiir” edebiyatından söz etmiştim. Buraya dönmem
gerekiyor: Gerçekten de şairlerin kendileri tarafından üretilen ve
çoğaltılan çarpık bir edebiyattır bu. La Rochefaucault aşk romanları
olmasa aşkın bilinemiyeceğini iddia ediyormuş. Bir yanıyla, sağlam
bir görüş olsa gerektir bu. İşte “Şair-Şiir” edebiyatı da böyle bir
şeydir adeta. Edebiyat, özellikle de şiir tarihi şu türden dizelerle
doludur:” Ey, şair! kulak asma, sevgisine sen halkın”. Puşkin,
haklıdır da kuşkusuz. Ama benim üzerinde durduğum şairin şiirin
kendisini “çoğaltmak”tan çok “şair-şiir” edebiyatını çoğaltan bir
kimseye dönüşmüş olmasıdır giderek.
Yazının bir medium olarak insan algısı üzerindeki etkisi araştırıldı
ve çokça yazıldı hakkında. En etkili ifadeyse yazının, insan belleği
üzerinde kızgın bir demir gibi iz bıraktığı yönündeki ifadeydi
kanımca. Edebiyatçı, ama özellikle de şair, elindeki bu olanağı
iddia edegeldiği ayrıcalıklı konumunu meşrulaştırmak ve pekiştirmek
adına hovardaca kullanagelmiştir. Şair, kadim çağlardaki prototipi
olan büyücü/şair sıfatıyla kuşkusuz ki bir misyonu yerine
getirmekteydi ve yine bu nedenle de ayrıcalıklı bir konuma sahipti.
Günümüz şairinin oportünizmi de işte burada, kendi konumuyla
hesaplaşamamasındadır. Şairin görevi, ödevi ya da her ne diyeceksek
diyelim, kendi konumunu yeniden ve bir hesaplaşma aracılığıyla tayin
etmektir. Büyücü belki medyadır, ama şair değildir bugün.
Bu hesaplaşmanın önemli ayaklarından birinin, genel olarak erdem
diye tarif edeceğimiz özelliklerin şair denen kimsede de bütün
insanlarda bulunması gerektiği kadar bulunması gerektiği düşüncesi
üzerine biçimlendirilmesi sözkonusu hesaplaşmanın sahiciliğine
ilişkin kuşkuyu bertaraf edebilmekte işlevsel olacaktır.
Ne de olsa şair, insanların şiire gereksinimi varsa ve de kuşkusuz
bu gereksinimin farkındalarsa önemlidir, yoksa da hiçbir şey
değildir, ne yazık ki.
Sadede henüz geliyoruz. Sürdürebilmek için koşulumuz şu: Erdem denen
şeye ilişkin olarak şair denen kimseden beklentimiz her bir insan
tekinden beklediklerimizden daha fazla olmamalıdır.
Hemen belirtmek gerekiyor. Bir şairle o şairin şiiri arasında bir
yansıma ilişkisi yoktur. Tıpkı o kimsenin dünya görüşünün, bağlı
bulunduğu ideolojik kampın vb şiirine öylece, doğrudan, otomatik
olarak yansımaması gibi... Burada şairle şiirinin örtüşmediği,
hiçbir koşulda örtüşmeyeceği iddiasında bulunuyor değilim; yalnızca
bunun bir kural olmadığı, sürecin pekala tersine de işleyebileceği
iddiasında bulunuyorum. Aslında burada söylediklerimin ve söyleyecek
olduklarımın yeni olmadığının, pek çok kez söylenmiş olduğunun
farkındayım. Ama bu, Türkiye edebiyatlar ortamındaki eğlimlerden
biriyle bir başkasının sürmekte olan mücadelesinin benim dilimdeki
karşılığıdır, daha çok. Kuşkusuz ki ben de kendi eğlimimin yengisi
için uğraşıyorum ve bu sıkıntı verici konuyla ilgilenmemin gereçesi
de budur.
Dönüyorum ve bir örnek veriyorum: Villon pisliğin tekiydi. Bir rahip
tarafından yetimhaneden alınıp yetiştirilmiş biri olmasına karşın
içine bir zerre bile tanrı korkusu sinmemiş bir serseri...
Dolandırıcılık, hırsızlık, üçkağıtçılık başlıca meziyetleriydi onun.
İçerdi, döverdi, öldürürdü. 1455’te, bir kavga sırasında, bir rahibi
öldürmüş, ancak, dostlarının yardımıyla affedilmişti. Fakat bu kez
de karıştığı bir soygun nedeniyle hapsedilecekti. Hapisten kaçmanın
bir yolu olmalıydı ve Villon bu yolu bulacaktı.“Le Lais” Paris’ten
kaçarken yazdığı ilk kitaptı.
Fahişelerle yatardı. İçkiye düşkünlüğüne gelince, şarap sevgisi
Hayyamla sidik yarıştırmasına olanak verecek kadar büyük müydü,
bilemiyoruz.
Damdan ikinci kezinde de kurtulmuş olması küçük çaplı bir mucizedir.
İkincisi, hapishane dolaylarından geçmekte olan Kraliçenin
şerefinedir. Villon da salıverilen şanslı mahkumlar kervanındadır.
İdamla yargılanan Villon için tek koşulsa Paris’e dönmeme koşuludur.
Sonbilgi de bu. Çıkmış ve toz olmuştur.
Bunları Türkçeye yarım yamalak çevirilmiş üç beş metinden kalkarak
aktarıyorum, yanılmıyor, yanıltmıyorumdur umarım.
Peki kimdir bu Villon. Fransız şiir geleneğinin miladı, halk dilinde
şiir yazan ilk Fransız. Şiirlerinde argo kullanan ve egemen şiir
anlayışını dinamitleyen, yerlebir eden bir adam.
Neye borçlu bunu? Tam da sürdürmekte olduğu alçakça hayatın
tanıklıklarına ve deneyimlerine; bunları şiire tahvil edebilmekteki
üstün başarısına. Akıllı uslu bir adam olsaydı, belki de
yazamayacaktı Deli Gençlikten Pişmanlıkları. Adam vurup içeri
düşmese belki de yazamayacaktı o nefis Asılmışların Baladını. Kaçak
yaşadığı, saklandığı günler olmasa, teslim olmakla olmamak ikilemi
arasında bocalamasa belki de yazamayacaktı Kalbim Emekli Bir Avcısın
Ormandasını.
Peki ama sorun şu: Şair denen kimse böyle güçlü bir şiir kurabilmek
için zorunlu mu böyle bir hayat sürdürmeye ya da böyle bir hayatı
sürdüren herkes böyle güçlü bir şiir kurabilir mi.
Kuşkusuz ki kuramaz ve kuşukusuz ki bütün bu başarılarda ve
başarısızlıklarda belirleyici olan o tarihsel ve toplumsal uğrağın
kendisidir.
Şiiriyle yaşamı baştan ayağa uyuşan şairler de vardır. Şirinin
niteliğini ve gücünü bir kenara bırakarak söylersek, Vaptsarov’un
şiiri kişiliğiyle bütünüyle örtüşür desek yeridir. İşçiliğiyle,
komünistliğiyle, direnişçiliğiyle... Aynı örtüşmenin pek çok açıdan
Rene Char’da görülebileceğini düşünürüm ben. Geri Verin Onlarayı
hatırlayalım; Çetecinin Başlangıcını hatırlayalım. Bu gözle bakarsak
belki burada sıraladıklarımdan çok daha uygun örnekler bulmak da
mümkündür ,ama kastımın anlaşılacağını umuyorum...
Bir de, hiç değilse bazı şiirleriyle kendi ideolojileri arasında
büyük gerilimler ya da karşıtlıklar oluşan şairler vardır. Burada,
artık, topa tutulmama gerekçe olabilecek sözler etmenin eşiğine
gelmiş bulunuyorum. Bu nedenle bir açıklama gerekiyor. Sıralayacağım
örneklerin ideolojik konumlanışlarına karşı tavır alırken, onların
bazı şiirlerini önemsiyor, değerli buluyor ya da benimsiyor ve
sahipleniyorum:
İlk örneğim İsmet Özel’in Ils Sont Eux şiiri. Uzun uzun
çözümlemesini yapmaya yeltenecek değilim, ama bu şiirin Türkiye
şiirler serüveni içinde özel bir yeri olduğunu düşünüyorum. Şiiri
koşullayan şeyinse Özel’in yaşantılama alışkanlıklarıyla ilgili
olduğunu sanıyorum. Halkın Dostları Komünizminin, o özgül popülizmin
etkisiyle biçimlenmiş bir algı düzeninin Özel’in poetikasıyla en
uyumlu en çakışık olduğu bir noktada yazılmış şiirlerden biridir bu.
Buna Kanla Kirlenmiş Evrak şiiri de eklenebilir, ki Murat Belge, 80
öncesi Birikimlerden birinde 12 mart romanları üzerine bir eleştiri
yazarken bu şiirin neden önemli bir şiir olduğunun belli gerekçeleri
üzerinde durmuştu.
Birileri bana Kanla Kirlenmiş Evrak’ın yayımlanış tarihinin 1972 ,
Ils Sont Eux’unsa 1981 olduğunu hatırlatacak ve yukarıdaki iddianın
Kanla Kirlenmiş Evrak için geçerli olabileceğini, oysa Ils Sont Eux
için geçerli olamayacağını söyleyecektir. Bu karşı çıkışa şimidilik
verebileceğim yanıtsa şu: Mataramda Tuzlu Su şiirinin yayımlanış
tarihi de 1981’dir ve şiirin ilk dizesi de şöyledir” West Indies,
Kızıl Elma, İtaki, Maçin!” bu dize doğrudan doğruya Nicolas
Guillen’in, ki kendisi Kübalı bir komünist şairdir, West Indies Ltd.
şiirine bir göndermedir. Guillen’in şiirinin ilk dizesiyse şöyle
başlamaktadır: “West Indies/ Hindistan cevizi, tütün ve alkol”. Söz
konusu şiir Dost dergisinde ve 1966 tarihinde yayımlanmıştır. Bu, şu
demektir: Ya Özel 15 yıl sonra bile gençliğinde sahip olduğu dünya
görüşünün ve onun uzantılarının etkisi altındadir ya da 15 yıl sonra
bile Dost dergisi gibi solcu yayınlardan beslenmeyi sürdürmektedir.
Her iki koşulda da Halkın Dostları Komünizmi/popülizmiyle ilintili
olarak söylediklerimin doğrulandığını sanıyorum.
İkinci örneğim Sezai Karakoç. Sezai Karakoç’tan bir dize. Karakoç’un
yazdığı pek çok şiirde kendine özgü islami ideolojisinin bariz
işaretlerini bulmak mümükündür ve bu da benzeri bir noktada durmayan
kimseler için onun şiirine uzak durmak için yeterli bir gerekçedir.
Öte yandan yukarıda Özel’in şiirine ilişkin olarak söylediklerime
paralel kimi örnekleri Karakoç’ta da bulmak olasıdır. Fakat ben
başka bir şey üzerinde, Karakoç’un 5. Ayinler kitabında, Birinci
Ayin başlıklı şiirinden bir dize üzerinde durmak istiyorum. Dize
şöyle:
“Deniz, kuş seferlerinin depremin yerle bir ettiği anıtı”
Şiirin yayımlanış tarihi 1976. Yani ikinci yeninin doğumundan 20 yıl
falan sonra. Fakat ikinci yenici imge türü içine yerleştirilebilecek
bir imge bu. Bununlabirlikte bütün bir ikinci yeni macerası içinde
bir benzerinin olmadığına inandığım bir imge aynı zamanda. Kuşkusuz
ki ikinci yeni içinde yığınla çarpıcı büyük ve yeni imge vardır ,ama
teknik olarak bu tarzda kurulmuş bir ikinci imgenin daha olmadığını
sanıyorum.
Karakoç da ikinci yeni içinden şiiri oymuş, sınırlarını içerden
dışarı doğru genişletmiştir. Ve yine bana öyle geliyor ki bu imge
biçimi önemli uğraklardan birine denk düşmektedir çünkü Türkçe
şiirde bir ilktir.
Hüsrev Hatemi, günlük yaşamında alışıla gelmiş İslamcı tipine biraz
da aykırı kaçan esprili biri gibi duruyor televizyon ekranlarında.
Nostalji, humor ve göndermelerle kuruyor adeta şiirini. Fakat bu
özelliklerinin az sonra adını anacağım ve bir bölümünü aktaracağım
şiirinde pekala Hatemi’nin kastını aşan bir alana da
dokunabileceğini, teknik olarak onun niyetini zorlayan bir olanağa,
yepyeni bir olanağa kapı açabileceğini de düşünüyorum.
“ Bensiz ey gül, alem diskoteğinde hiçbirşey,
Hiçbirşey nuş eyleme.
Kompakt diski değil miyim sevginin değil miyim?
Öyleyse asla feramuş eyleme...
Elem füzesini sakın konuşlandırma çölünde beynimin,
Sonra yüreğimin Bağdad’ını o füzeyle yıkıp
Yürek Bağdad’ını hamuş eyleme.
(...)”
Şimdi, Hatemi’nin bu şiiri kaleme almaktaki niyetleri elbet ki
kestirilebilir şeylerdir ama bu şiir yine de başka, yeni
sayılabilecek bir dil kurumuyor mu. Arkaikle moderni sentezlemiyor
mu kendince. Türkçe şiirin haylice yoksun olduğu teknolojik imge
kurma işini başarıyla yerine getirmiyor mu. Bence başarıyor bunları.
Bu başarının ardında Hatemi’nin sözgelimi mini eteği kınayan
dünyagörüşünün bulunması sonucu değiştirmiyor. Sonuç ve niyet kısa
devre yapıyor.
İlerledikçe savruklaşan yazımızı toparlayalım ve artık bir son
verelim. Şairin,kuşkusuz ki, sözcükler alanında uzmanlaşmış biri
olarak, “mesleki” bir ahlakının olmasından söz edilebilir. Ancak, bu
bütünüyle şiire ilişkin bir sorumluluk olarak kavramalıdır, kanımca.
Şair, şiir adına ve şiirden yola çıkarak onu sabote eden, onun
olanaklarını zenginleştiren ve güçlendiren kimse olabiliyorsa eğer
şairin olumlanabilir bir “mesleki” ahlakının bulunduğundan söz
edebiliriz artık.
Kunduz Düşleri, Eylül 2000,
sayı 5
|