Anasayfa   l   Şiirler   l   Çeviriler   l   Yazılar   l   Mahfil   l   Linkler   l   Biyografi  l   Temas                                                                                                                   Müzik  l  Sinema  l  Politika


m. bülent kılıç

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



 

MERKEZDE, DİYASPORADA VE TÜRKİYE’DE
ÇAĞDAŞ İRAN ŞİİRİNE BİR BAKIŞ

                                                                                                                               

Yol
bana dediler ki
işte bu yoldur
bu da  uçurum
ama kulak asmadım sözlerine
kendi bildiğim yoldan gittim
zor uzak ve sapa olandan
böylece vardım hedefime!

Nosret Rahmani

***

Giriş için bu  şiirin seçilmiş olması rastlantı değil. Gerçekten de çağdaş İran şiirine pek çok açıdan yaklaşılabilirdi. Kronolojiye bağlı kalınabilir, akımlar, eğlimler çerçevesinde çağdaş İran şiiri irdelenebilirdi. Ama böylesi kusursuz ve zararsız faaliyetleri Fars Edebiyatı kürsülerinden hocalara bırakmak “insaniyet namına” doğru olan gibi görünüyor. Geçimini suya sabuna dokunmaz makaleler yazarak çıkaran bu efendilerin ekmeğiyle oynamanın ne alemi var! Bu yüzden de biz “zor, uzak ve sapa olandan” gidelim.

***

Walter Benjamin, “kültürü bir vahşet belgesi gibi okumak” gerektiğinden söz ediyor. Haklıdır, kültür bir vahşet belgesidir. Ancak bu belge aynı zamanda kültürün bir vahşet belgesi olduğunu belgeleyen metinleri ve pratikleri de gösteriyor olmalıdır. Bu alanda da sınıf savaşımının sürmekte olduğu, savaşın taraflarının ve cephelerinin bulunduğu unutulmamalıdır. Bu konuşma, kültürü, burada dar anlamıyla çağdaş İran şiirine dair pratikleri, en geniş biçimiyle bir vahşet belgesi olarak  okuma çabası olarak kavranmalıdır. Öyle bir belge ki bu,  aydın cinayetlerini, işkenceleri, sansürü ve yıldırma faaliyetlerini de içeriyor, bu barbarlığa karşı gözüpekçe direnişleri de.

***

Büyük harfli edebiyat her ülke ve dönemde kuşkusuz ki başka biçimler alır. Bugün edebiyat denen muğlak çerçevenin içine giren şeyler yarın edebiyat dışı ilan edilebilir. Söz gelimi, Fransız romantiklerinden biri olan Felix Anvers’in,  romancı Charles Nodier’nin kızı Marié için  yazdığı sone 19. yüzyılda “yüzyılın sonesi” olarak adlandırılmış ve Fransız romantiklerini en iyi temsil eden yapıt olarak nitelenmişti. Bugün bu soneyi de, Felix Anvers’i de hatırlayan var mıdır? Yani İran şiiri denen kanonu oluşturan kimi metinler de pekala bir başka dönemde, ufalanıp, yok olup gidebilirler.

İç not: 80’lerin Türkiyesini düşünelim. Ahmed Arif, Hasan Hüseyin, Enver Gökçe, Nevzat Çelik, Mayakovski, Yevtuşenko… daha sıralayamayacağımız pek çok kimsenin kitaplarının ne kadar çok okunduğunu, bunlardan ne kadar çok şarkı yapıldığını hatırlayalım. Biliyoruz ki,  1989 evrensel karşı devrimiyle birlikte bir yıl, en çok iki yıl içerisinde bütün bu adlar Türkiye’nin şiir haritasından hızla silindiler. Bunların yerini İslami tonların yoğun olduğu bir edebiyat evreni aldı. Şiir Atı’nda, demokrat-solcu şairler Kur’an’dan yapılan ve birer edebi metin gibi sunulan çevirilerle şiirlerini yan yana yayımladılar. Varlık, Sombahar gibi dergiler sürekli olarak İslamcılara sayfalarını açar hale geldiler ve elbette bütün bunlar da sosyalist gerçekçileri reddederek söz konusu edildi.

           Yöntemi, tekniği, kavrayışı, “sanatsal” derinliği ne kadar tartışmaya açık olursa olsun, daha da ötesi, bütün bunlardan dolayı onu kabul etmezsek etmeyelim,  sosyalist gerçekçiliğin, “niyetleri” itibariyle bizce yine de daha muteber olduğunu belirtmeye gerek var mı?

Peki ama Türkiyeli okur günümüz İran şiirini ne kadar ve nasıl tanıyor?

Elbette klasik İran şiiri denen alanın  belli başlı şairleriyle tanışıyor. Ama, bunların pek çoğu Türkçe’ye düzyazı formunda aktarılmış, şiirselliklerini, şiire ilişkin tadını bütünüyle yitirmiş, yavan yapıtlardır.  Çeviri sürecinde kullanılan Türkçe de çoktan değişmiş ve bu şairlerin birer düzyazı biçiminde de olsa, genç kuşaklarca hakkıyla okunup anlaşılmasının önüne geçecek noktalara varmıştır. Firdevsi’nin Şahnamesi  ve Mevlana’nın Mesnevisi, Sadi’nin Gülistan’ı ve Bostan’ı bu yapıtların başlıcalarıdır. Rüştü Şardağ’ın şiirlerin asıl aruz kalıplarına bağlı kalarak Hafız’dan yaptığı 40-50 kadar gazel çevirisinin de pek çoklarınca bilinmediğini kabul edersek, Türkiyeli okur, klasik İran şiirinin en önemli yapıtlarından da  gerektiği kadar haberdardır denemez. Bu açıdan yaklaşınca yine de şiirleri en çok tanınanlar belki de Hayyam ve Mevlana’dır sadece. Bu nedenle klasik İran şairleri üzerinde durmayacağız. Bunun yerine çağdaş İran şiirinin nirengi noktaları nelerdir, bunlara bakmaya çalışacağız.

                İç not: Bir kısmını sıralayabildiğim bu gerekçelerin de etkisiyle klasik İran şiiri denen bütün bu alan, hatta daha da ötesi ortaçağ İndu-İrani ve Arap evreninin pek çok nitelikli filozofu büyük bir vefasızlık, kavrayışsızlık örneği olarak gerici çevrelere terk edilmiştir. Onlar da bu mirası hovardaca çarpıtmakta, çarçur etmekte ve istedikleri gibi göstermeye çalışmaktadır.

                                 Bu alanın mistifikasyonlardan ve hurafelerden arındırılması herhalde sol aydın çevrelerinin en önemli görevlerinden biridir ve bugün itibariyle halen ortada durmaktadır. Söz gelimi İbn-i Sina, adı hastanelere verilen ve heykeli meydanlara dikilen “boş bir mesaj” olmaktan çıkarılıp solun evreni içinde de hak ettiği yere oturtulmalıdır.

                                 Hayatını,  Gazne Hanedanının vahşice zulmüne direnerek ve onun hafiyelerinin  sıkı takiplerinin baskısıyla geçiren bu aydının pratiğinde bugünle paralellikler kurmamıza olanak verebilecek pek çok ayrıntı vardır.

Türkiyeli okurun geleneksel İran şairlerinin ötesinde gerçek anlamda tanıdığı ilk çağdaş şair Furuğ’dur. Onu Sohrab, ardından da Şamlu izledi. Son aylarda Ankara’da ve İstanbul’da da birer İran edebiyatı sempozyumu düzenlendi.  Aynı zamanda Beraheni’nin bir şiir kitabı ve  İran şiirine ilişkin örneklerin yer aldığı bir derleme; ertesinde  İranlı kadın şairlerden kimilerinin şiirlerini içeren bir antoloji ve sonra da Mehmet Kanar’ın İran Şiiri Antolojisi yayınlandı. Evet, Türkiyeli okurun çağdaş İran şiirine ilişkin algısını çerçeveleyen metinler bunlardır.

Peki bu kadarı yeterli midir? Hayır. Elbette, hayır.

Nasıl Rus  gerçekçileri Gogol’ün Palto’sunun altından çıktıysa, İran’ın çağdaş şiir geleneği de Nima’nın kuluçkasından çıkmıştır, denebilir. En azından bu kanı, yaygın bir kanıdır. Buna rağmen haylice marjinal sayılabilecek bir iki dergide yayımlanmış birkaç şiirini saymazsak, Nima Yuşic ne yazık ki Türkiyeli okur tarafından neredeyse  tanınmamaktadır. Oysa Türkçe’ye çevrilmeyi en çok hak eden İranlı şairlerin başında gelmektedir, bana kalırsa…

Ben İran şiirinden Türkçe’ye yapılan çevirilerin rastlantısal niteliğine vurgu yapmaya çalışıyorum. Yoksa çağdaş İran şiirini tanımak için ille de Nima’dan başlamak gerekmiyor.

Şimdi, Türkiyeli okurun, mevcut olanı algılayış yordamına birkaç noktadan müdahale etmek istiyorum.

Türkçe’ye çevrilen metinlerin pek çoğunun  genel olarak İran’daki  resmi edebiyatın artık içselleştirmiş olduğu metinlerdir.  Bunların bir bölümünün sansür duvarını aşabilmelerinin nedeni yazarlarının halk katındaki ünü ile ilgilidir. Böylesi bir ünden yoksun olanlarsa vahşice saldırılara maruz kalmış, baskıya uğramış ve yasaklanmıştır.

Yani:

a) İran edebiyatına ait pek çok metin Türkiyeli okura eksik ve çarpıtılmış olarak yansıtılmaktadır.

b) İran şiiri, sürgündeki entelektüeller  tarafından çok farklı coğrafyalarda çok farklı söylemlerle üretilen bir şey olarak adeta 7 başlı bir ejderhadır. Bu ejderin yalnızca İran sınırları içinde olanının resmi takkesinden haberdar olmak İran şiirini tanımak için yetmez.

c)  İran’da direnen ve kendini var etmeye çalışan bir edebiyat daha var ve bu derin derin akmaktadır.

Türkçe’ye çevrilen metinlerin eksik ve çarpıtılmış olduğu maddesinden başlayalım:

Biliyorsunuz, bir yayınevi haylice zaman önce, Furuğ’un “bütün şiirlerini”(!) yayımladı. Fakat ben bu kitapta özellikle bir şiirin sansür edilmiş olduğunu fark ettim. İlk anda bunun Furuğ’un Türkiyeli yayıncılarının sansürü olduğunu düşündüm. Ancak İran’da o günlerde tedavülde olan Furuğ’un toplu şiirlerine baktığımda asıl sansürün Türkiye’den değil İran’dan geldiğini gördüm. Konuyla ilgili bir yazı kaleme aldım ve o sıra bunu bir kitap tanıtım-eleştiri dergisinde yayımladım. Sansüre uğrayan şiirin adı Günah’tı. Anlayacağınız birileri, okuyucuların Furuğ’un Günah şiirini okuyarak günaha girmelerini istememişti.

                                        İç not: Sözünü ettiğim bu yazıda ben Furuğ dışında bir de Ergin Günçe’ye değiniyordum.. Ölümünü izleyen günlerde piyasa Günçe’nin şiirlerini öylesine telaşla yayınlamıştı ki, şairin en kolay ulaşılabilecek şiirlerinden biri toplu şiirlerinin arasına hiç  girmemiş ve yaptığı bir çeviri de ona ait bir şiir gibi gösterilmişti. Yani, onun şiirini de piyasa sansür etmişti adeta. Piyasanın bir ölümün rantını yeme telaşı, kapitalizmin, molla sansürüyle, piyasa atraksiyonlarını nasıl da ustaca benzeştirebildiğinin bir kanıtı olsun.

                                                   Hatırlanacaktır. Ece Ayhan 70’lerin başında yazdığı bir yazıda, ölümünden sonra Orhan Veli’nin şiirlerinin onca baskı yapmasına sinirlenerek “Demek şiir okumak için bir ölüm ha! Okuyucu leş kargasıdır!” gibi bir laf etmişti. Gelinen noktada kimlerin leş kargasına dönüştüğünü varın siz takdir edin.

Demek ki, İran’ın genç kuşakları da İran şiirinin bu en popüler ve en parlak kadın şairini eksik ve çarpıtılmış bir imajla algılamaktadır. Tıpkı Türkiyeli pek çok okur gibi, İranlı okurlar da, kendi dillerinde şiirler yazmış olan bu kadını hakkıyla tanımamaktadır. Ne de olsa “Günah” şiiri, bugün bile İran’da Furuğ’u ve Furuğ gibileri pek çok kez recme ve idama götürebilecek bir şiirdir.

Biliriz ki, herkesin, her topluluğun baskılara   karşı belli bir tahammülü vardır. Bu da baskının görünür hale geldiği andan başlayarak,  eşzamanlı bir tepkinin oluşmasını engeller. Tahammül sınırı denen şeyin aşılması gerekir bunun için.

Tanık olduğum bir  şey, bana bu tahammül sınırını hararetle aşan bir pratikmiş gibi geldi. İranlı bir şair arkadaşım bana bir kitabını armağan etti. Sonra da bir düzeltme cetveli çıkardı ve kitabın arasına yerleştirdi. Önce bunun gözden kaçmış hatalara ilişkin bir cetvel olduğunu düşündüm. Ama o bana, bunun sansür kurulunca  değiştirilmiş olan dizeler ile bu dizelerin asıllarının yer aldığı bir cetvel olduğunu söyledi. Sözgelimi şairin şiirlerinde “bira bardağı” olarak geçen şey bu kurulca “kahve fincanı” yapılıvermişti. Ve nedense, “Tahran’a gideyim” biçimindeki ifade, “başkente gideyim” olarak değiştirilmişti. En tuhafı, en korkuncu, en komiği de, şiirler içinde hiçbir biçimde yer almayan ve nereden geldiği belli olmayan bir dizenin eklenmiş olmasıydı. Sansür heyetindeki görevlilerden biri şairlik hevesini tatmin etmeye çalışmış olmalıdır. Bu son değişiklik de, daha doğrusu  ekleme de Afganistan’daki Molla Ömer’le ilgiliydi!

                     İç not: Bir başka ülkeden böylesine söz ederken yaşamakta olduğumuz ülkeyi görmezlikten geldiğimiz sanılmasın. Burada da çok uzun dönemler boyunca sansür giyotini işledi. Halen de işlemektedir, elbette bir miktar biçim değiştirmiş olarak…

Ne çok şairin ve yazarın sansür engeline takıldığı, kovuşturmaya uğradığı, işkence gördüğü Türkiye edebiyatlar ortamı tarihinde kayıtlıdır. Daha birkaç yıl öncesinde bir takım gazetelerin sansürlü yazıların olduğu köşeleri boş bırakarak çıktığını unutmuş değiliz. Ne diyordu İsmet Özel 69’da “şiirlerimizi ihbar etmek için ikide bir savcı kapısı aşındıran Hisarcılar…” Evet, vahşetin şiddetinin bu noktalara vardığı dönemler hiç değilse içinde bulunduğumuz uğrakta, bu biçimiyle, sona ermiş görünüyor.

Bunlar sansüre ilişkin rasgele  örneklerdi. Bir de bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek çarpıtılan bir çağdaş İran şiiri imgesi var.

Örneğin, az önce değindiğim Mehmet Kanar’ın İran Şiiri Antolojisi… Bu antolojide olmayan pek çok adın yanı sıra, olanlardan seçilmiş şiirler ya da onlara ilişkin biyografiler de sınırlıdır. Söz gelimi kendisi halen hayatta olan, düşünmeyi ve şiir yazmayı da sürdüren Esmail Khoi‘ye ilişkin bilgiler nedense 1967  yılıyla sona ermektedir. Oysa, örneğin, 1978 ve 1979 yıllarında İran Yazarlar Birliğinin yürütme kurulundaydı. Ama bütün bunlar unutulur, unutturulur. Çünkü Khoi marksisttir. Üstelik uzun yıllardır da Amerika’da yaşamaktadır.

Aynı biçimde Kenan Karabulut tarafından çevrilen İranlı kadın şairler seçkisinde de, özellikle sürgünde yaşayan pek çok etkili ve tanınmış kadın şairin adını bulmak mümkün değildir. Bu kadınlardan bazılarının adlarını rasgele sıralayalım: Saqi Qahraman, Meryem Hule, Mehesti Şaxrohi, Leyla  Fercami, Şeyma Kelbasi, Rowşenek Bigonah, Ziba Kerbasi …

Bu şairler pek çok ülkede tanınan ve şiirleri pek çok dile çevrilen şairler. Ama muhalif kimseler oldukları için ve sürgünde yaşadıkları için resmi edebiyat ortamı içinde yer alamıyorlar ve resmi edebiyatın tuhaf zihniyeti de araştırmacılıktan uzak olduğu için onları bulamıyor, yakalayamıyor.

Görülebileceği üzere İran şiirini garip bir prizmadan süzülen bulanık bir ışık huzmesi olarak izliyoruz. Gördüğümüz şeyler aslını anıştırıyor ama asla aslı değil.

                   İç not:Farsça şiirin Farsça konuşulan öteki bölgelerindeki uzantıları bir yana, göçmen topluluklarının yoğun olarak var olduğu ülkelerde haylice parlak bir biçimde üretilmekte olduğunu belirtmek gerekir. İran içinde her fırsatta sansürün ve baskının duvarlarına toslayan ülke içi şiir, fırsat bulduğunda  ülke dışındaki bu şiirle etkileşmektedir. Fakat bunun için belki de tek seçenek internet evrenidir.

                             Farsça şiirdeki söz gelimi Tacik, Urdu, Deri etkilerini (ki özellikle Deri'ce ve Tacikçe İran’da geçerli olan Farsça'dan çok da önemli olmayan öğelerle ayrılmaktadır) kestiremeyeceğimiz gibi Türkçe şiire ilişkisi bağlamında Kırım’da, Azerbaycan’da, Kıbrıs’ta, Kerkük’te yazılan şiirin etkisini de kolayca tespit edemeyeceğimiz açıktır. Aslına bakılırsa bu edebiyatlarla Türkiye edebiyatları arasında bir bağ ve bir geçişlilik ilişkisi de söz konusu değildir. Ayrıca, şunu da biliyoruz ki, bir Türk diyasporası şiirinden de söz etmek neredeyse  mümkün değildir. Sıralanabilecek bir takım örnekler bu başlığın içini dolduramayacak kadar kısıtlıdır. Buna, sansürün kaba ve geleneksel biçimlerinin de Türkiye’de günden güne yürürlükten kalkmış olması ögesini ekleyince Türkiye insanını edebiyat ve şiir konusunda internet evreninde buluşmaya zorlayacak koşulların bulunmadığını söyleyebiliriz. Oysa, İran’ı ve  Farsçayı ele alırsak günümüz dünyasında edebiyatıyla internet evreni arasında bunca sıkı bir ilişki bulunan ikinci bir dil olmadığını görebiliriz. Sansür , sürgün ve diyasporalar arası iletişimin gerekliliği İran şiirini özellikle internet evreninde  bir hayli canlı kılmaktadır. Bu evren,şairleri,  gerçekten de, ülke içi baskı ve kısıtlamalardan büyük ölçüde özgürleştirmektedir. Bunun apaçık bir dinamizm getirdiğiyse tartışmasızdır. Çünkü dünyanın dört bir yanında orasının kültürel ögeleriyle eklemlenen, harmanlanan bir şiir geleneği türemektedir artık.

Şimdi, sürgünde üretilmekte olan bu şiire biraz daha yaklaşalım. her şeyden önce bu şiiri üreten kimselerin kimi kez İran sınırları içinde neredeyse hiç de tanınmayan kimseler olduğunu belirtelim. Söz gelimi Meryem Hule beş kitabından üçünü İsveç’te sürgünde yayınlamıştır ve onun öteki iki kitabını da İran’daki kitapçılarda bulmak mümkün değildir.  Bu nedenle de şiire ilgisi son birkaç yılda oluşmuş olan kimselerin büsbütün tanımadığı bir şair konumundadır. Aynı biçimde, İran’ın en ünlü ve en yetenekli sinemacılarından biri olan Kiyarostemi, bir sinemacı olarak Türkiye de dahil olmak üzere bütün dünyada tanınmasına karşın, bir şair olarak kendi ülkesinde bile tanınmamaktadır. Çünkü şiirleri Amerika’da kitaplaşmıştır.

Bütün bunlara karşın  İran coğrafyasının bütünüyle dışında, dünyanın dört bir yanına yayılmış bir halde, Farsça’da müthiş dinamik ve zengin bir şiir üretilmektedir. Söz gelimi Kanada’da Beraheni özellikle Fransız sembolizminin kimi olanaklarıyla İran şiirinin kimi olanaklarını sentezleyerek yepyeni bir poetik duruş elde etmekte ve İran şiiri açısından yeni, şaşırtıcı bir şiir yazabilmektedir. İngiltere’den Esmail Khoi, özellikle modernist şiirin kimi temel motiflerini felsefi bir derinlikle yansıtmaktadır. Meryem Hule, İsveç’ten protest, agresif bir şiirle gelmektedir. Ziba Kerbasi, kadınlık konumunun içinden, ülkesinin egemen değerlerine kısa devre yaptıran bir duruşun şiirini yazmaktadır. Örnekler çoğaltılabilir.

                  İç not: Bütün bu sıraladıklarımızdan, elbette, diyaspora aydınının ve şairinin her eylemiyle, yazdığı her metinle, onaylanabilir ve takdir edilebilir olduğu sonucu çıkmıyor. Bu yazar çizer çevreleri içinde bütün muhalefeti anti-molla ya da anti hükümet sınırları içinde değerlendirilebilecek olanlar da var, anarşist veya marksist olanlar da… Söz gelimi Reza Beraheni Türkiye’de yaptığı son derece gözüpek konuşmalar da içinde olmak üzere, ateşli bir anti-din söyleme sahiptir. Öte yandan Azeri kökenli olmasından kaynaklanan bir biçimde de söylemi milliyetçi tonlar taşımaktadır ve bu her an,  bir hamle sonra, sakıncalı da olabilecekmiş gibi bir duygu uyandırmaktadır.

Ben, İran şiirinin bu dönemini, özsel olarak değil ama biçimsel olarak, pre-romantik Fransız edebiyatının bir evresine benzetiyorum. Fransız edebiyatının Madam de Staël ya da Chateaubriand gibi bir takım öncüleri Fransız Devrimi’nin ilk yıllarında onunla ters düşmüş ve bu nedenle Almanya’ya kaçarak ya da sürgün edilerek oralarda  mahfiller kurmuşlardı.  O günlerdeki bu yer altı metinlerinin çok kısa bir zaman sonra Fransız edebiyatı denen kanonun payandalarından biri haline getirildiğini hepimiz biliyoruz.

Bu anlamda, İran edebiyatı denen kanon da, diyaspora edebiyatıyla harmanlanacağı günü bekliyor denebilir.

Diyaspora şiirinin ülke içinde üretilen gayrı resmi şiirle kesişebildiği biricik noktaysa  birkaç internet sitesiyle sınırlı. Gerçekte, edebiyata ve şiire yer veren  sitelerin sayısı hiç de az değil. Bu sitelerdeki metinlerin seçimindeki edebiyat dışı kriterler ve raslansallık birer şiir sitesi olarak ciddiyet oranlarını düşürüyor. Sayfalar çok uzun aralarla güncelleniyor. Her şeyden önemlisi de okuryazarlarca aktif olarak kullanılan bir iletişim kanalı konumuna gelemiyor.

İzleyebildiğim kadarıyla diyasporanın en etkili edebiyat sitesi Meryem Hule ve Humen Azizi çiftinin İsveç’ten yönettikleri maniha.com adlı site. Şiire, öyküye ve sürgün edebiyatçıların sorunlarına yer veren bu site Farsça, Kürtçe, İngilizce, İsveççe sayfalar içeriyor. Aynı zamanda yüzlerce edebiyatçının da dinamik olarak katıldığı, ürünlerini yayınladığı  bir site olma özelliği taşıyor.

Reza Qassemi’nin yönettiği www.rezaghassemi.org ile bağlantılı bir site olan  “davat”  ve sürgün Sasan Qahraman’ın kişisel sitesi www.ghalamrow.com “qelemro”( kalemin geçerli olduğu sınırlar) gibi saygın internet siteleri de var.

Ayrıca, Kuzey Amerika ve Kanada’daki İranlıları merkeze alarak yayın yapan www.shahrvand.com da bir hayli dinamik bir site. Haftada iki kez güncellenen bu site politikadan sanata kadar pek çok alana yer veriyor.

 Bir de İran içinde direnen ve kendisini var etmeye çalışanlardan söz etmiştik. Evet, İran da gayrı resmi şiiri üreten kimseler elbette ki yeraltında da olsa yaşamaya ve yazmaya devam ediyorlar. Kovuşturmalara uğruyorlar, hapsediliyorlar, baskı ve işkence görüyorlar ama yazmayı da sürdürüyorlar. Bugün yazdıkları bu dergi ya da bu gazete kapatılıyor, ama onlar başka bir adla yeni bir yayın çıkarıyorlar. Onlar, İran’da yaşayan ve yazan kimseler olarak, son 20 küsur yılda alçakça ortadan kaldırılan yazarlardan herhangi biri ile aynı sonu paylaşma riskine karşın yazıyorlar ve direniyorlar. Yapmamız gereken onlara, onların şiirine omuz vermektir.
 

1.Not: Bugün aynı konuyu yazacak olsaydım, yaklaşık olarak aynı şeyleri söylerdim. Fakat İran şiirine dair vereceğim örnekler bir miktar farklılaşırdı. Yazıyı yazdığım günlerde sahip olduğum bilgi sınırlıydı. Bu nedenle İran şiirinin bugününe ilişkin olarak benim itibar ettiğim ya da sık güncellenmesi ve gördüğü ilgi nedeniyle ilgimi çeken birkaç siteyi daha eklemem gerekiyor: www.khazzeh.com www.poetrymag.org , www.gilmakh.com , www.ghabil.com , www.lyrik1.blogspot.com, www.shahreghese.com , www.ketabeshear.com ....

2. Not:Bu metin, Ankara’da, 17-18 Aralık 2004 tarihlerinde düzenlenen İran Edebiyatı Sempozyumu’nda (Farsça afişte başka türlü yazıyordu) yaptığım konuşmanın genişletilmiş halidir.

Sempozyumu düzenleyenlerse İran Büyükelçiliği ile Edebiyatçılar Derneğiydi. Burada konuşmayı kabul etmemin tek nedeni sadece ve sadece yapacağım konuşmanın doğrulardan ve gerçeklerden oluşacak olmasından kaynaklanan güven ve adalet duygusuydu. Niyetim provakasyon yapmak değildi. Ama   “muhalifler de  sözlerini sadece komşularının kulaklarına fısıldamamalıydılar”.

3.Not: Metnin genişletilmiş bu hali ortak çalışmamız Yeni'nin 2. sayısında yer