Anasayfa   l   Şiirler   l   Çeviriler   l   Yazılar   l   Mahfil   l   Linkler   l   Biyografi  l   Temas                                                                                                                   Müzik  l  Sinema  l  Politika


m. bülent kılıç

 

 

 

 

 




 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



 


GERİCİLER GEÇİDİNE DUR DEMEK


edebiyat dergilerindeki islami ve mistik yönelim üzerine

Yerleşik yargının tersine reel sosyalizmlerin çözülüşü 80 darbesinden daha etkili olmuştur, kanımca. Faşist iktidarın şiddetinden, bu beladan sıyrılma olanakları yeni yeni oluşturulmaktayken Türkiye bu kez de 90’ın büyük ideolojik darbesine maruz kalmış ve görece toparlanmakta olan sol hareket asıl darbeyi bu noktada yiyerek uzunca sayılabilecek bir dönem için ringlerin dışına düşmüştür.

Söz konusu ideolojik darbe solun kendi bölgesinde bile sola, daha da ileri gidersek komünizme ilişkin bir meşruiyet sorunu doğurmuştur. Popülizmin, milliyetçiliğin, İslam’ın, demokrasiciliğin etkisinden hiçbir zaman bütün bütüne sıyrılamamış, dahası bu başlıklara ilişkin gerçek ve bütünlüklü bir hesaplaşmayı hiçbir zaman hakkıyla söz konusu edememiş Türkiye solunun, böylesi bir darbe karşısında sendelemesi, deyim yerindeyse aptallaşması ve geri çekilmesi bu çerçeve gözetildiğinde, anlaşılır bir şeydir. Bu konu, gerçekten de başka bir yazıda tartışılmayı hak eden bir konudur ve ben böylesi bir vaatte bulunarak söyleyebileceğim başkaca şeyleri şimdilik bir kenara bırakarak, sürdürmek istiyorum.

70’li yıllarda sürecin nasıl işlediğine ilişkin bir araştırma yapamadım ve bu nedenle de ayrıntılı bir bilgiye sahip değilim, ama 60’lı ve 80’li yıllar için şunu söyleyebilirim ki İslami edebiyatın öncüleri,kendi cephelerine ait kimi yayın organları bulunmasına karşın, ürünlerini en geniş anlamıyla sol denebilecek dergilerde yayımlamaktaydılar. Çünkü gerçekten edebiyat yine en geniş anlamıyla solun egemenliği altındaydı. Kuşkusuz ki, komünist demeye pek çok gerekçeyle dilimizin varamayacağı, bulanık bir sol bu, ama sol. Ve yine, gerçekten de, birkaç istisna dışında sağın bir sanatçı kimliği bile üretememiş olduğu zamanlardı ve vitrin bu tarafta olduğu için de söz konusu kimseler ürünlerini zaman zaman da olsa bu tarafta yayımlamaktaydılar.

Fakat 90’lı yılların başında durum değişmeye başladı. Solun güvendiği dağlara karlar yağıyordu. Bunun yarattığı bunalım ve açmaz, değerlerin içeriğine ilişkin bir bulanıklıkla ve giderek de bir sağa kayma süreciyle sonuçlandı.

Belli çevrelerde çoktandır baş göstermiş olan gerici ve sağ kesimlerle flört faaliyetleri daha bir açık seçikleşerek hız kazandı. Bazı dergi ve çevreler solun sağcılaştırılması ve eli kanlı faşist/gericilerin de solcu/demokrat gösterilmesi sürecinde adeta taşeronluk yapar hale geldiler.

Divan edebiyatının ve Kur’an’dan kimi metinlerin bile edebi metin(!) olarak keşfedilmesini ve dergilerde yayınlanır hale gelmesini politik-ideolojik bağlamlarından boyutlayarak yalnızca edebi bir keşif ve kadirbilirlik olarak algılamaya çalışmanın bir çeşit saftiriklik olacağını kabul etmek gerekir.

Gericilere kapı açma süreci, edebi dergiler bazında sözgelimi Argos ve Gergedan dergileriyle başlamışsa, Sombahar, Şiir Atı, Ludingirra gibi dergilerle de taçlanmıştır. Arada atlanmış olan ve burada adlarını sıralamanın sıkıntı vereceği kocaman bir liste vardır kuşkusuz.

Gergedan ve Argos yönetimi için sağın ve solun bu teması, bu birlikteliği bir övünçtü. Niyetlerini ve kimleri temsil ettiklerini hiçbir zaman gizlememiş oldukları için, dürüstlüklerinden ötürü, belki de kutlanmaları gereken dergilerdir bunlar. Ama aynı şey, sıralanabilecek pek çok yayın organı için geçerli değildir ve ihanet buralarda örgütlenmekte ve buralarda kamufle olmaktadır.

Bu konuya bir başka yazımda da değinmek olanağını bulmuştum (Kül- Ocak ’99) ama yeri geldiği için bir kez daha altını çizmek istiyorum: Sombahar dergisi, bir ara ANAP milletvekilliği de yapmış olan İslamcı/faşist Erdem Bayazıt’ı öven “Çağa Aykırı Bir şair” başlıklı bir yazı yayımlamış, buna karşın “Sivas’ı Unutmayalım” logosunu da aylarca kapağına yerleştirivermiş olmaktan utanmamıştı. O Bayazıt ki şu dizelerin sahibidir:


”(…)
-İslam diyorlardı
Allah!
Resulullah
Cihad
Şehadet!
(…)
-Olmasa da sürecek savaşımız
Defolup gidene kadar
Ruslar
Ve onların elleri kanlı
Kızıl kuklaları!”

Söz konusu yazıda Bayazıt övülüyordu ve Sombaharcılar bu yazıyı yayımlamıştı. Üstelik de ’93 yılında ve Sivas katliamından 6 ay önce. Bunun bir hata olduğunu artık düşünemiyoruz; bu saate kadar bir özeleştiriye rastlamadık. Bir meydan okumayla karşı karşıyayız adeta çünkü söz konusu derginin kadrosunu oluşturan kimselerin sonraki pratiklerinde de İslami çevrelerle bir çeşit yakın teması sürdürmekte olduklarını ve bundan da bir rahatsızlık duymadıklarını gözlemlemekteyiz. Şükür ki hala uyanık zihinlerimiz ve iyi gören gözlerimiz var. Üzücü olan, böylesi pisliklerin çetelesini tutmak zorunda kalışımızdır.

Aradan geçen onca zamana karşın gerici/İslamcı dalga pek çok edebi kimliği yutmaya devam etti ve etmektedir. Adları ve sanları pek de duyulmamış kimselerle, artık unutulmuş olan bazı kimselere söz konusu çevrelerin çengel atma girişimlerinin büyük ölçüde başarıyla sonuçlandığını üzünçle gözlemlemekteyiz.

Bu koca dönemde İslamcılarla yakın temas ve İslamileşme sürecinde iki isim öne geçmiş bulunuyor. Bunlardan ilki Hilmi Yavuz’dur. O yavuz ki, 80’lerin sonunda bir şiir yarışmasından ödül olarak aldığı parayı borçları ödesin diye eşine verdiğini söyleyecek kadar yoksul bir adamken, Esquire’den Kanal 7’ye kadar pek çok “medium”da dans eden ve artık yoksul olmayan bir adam haline gelmiştir. Artık para sorunu yoktur ve ruhu gericilerle bir kan alışverişi içindedir.

İkinci isimse Lale Müldür. Müldür’le de yanlış hatırlamıyorsam ‘93’ün ikinci yarısında Ankara’da İletişim Kitapevi’nin alt katında yaptığı bir söyleşi sırasında az sonra sözünü edeceğim gerekçelerle kapışmak olanağı bulmuş ve fanatik hayran kitlesi karşısında küçük çaplı bir bozgun yaşamıştım.

Müldür o zaman da Öküz dergisinin Temmuz 2000 sayısı için kendisiyle yapılmış söyleşide olduğu gibi, bir yandan Allah’tan ve Kitap’tan, bir yandan da Uluslar arası Durumcu Hareket’ten ( International Situationists) söz ediyordu. Fakat bir farkla, o zaman kendisini bir “Durumcu” olarak nitelemiyordu. Sorun değil. Müldür, başkaca pek çok incinin yanında bakın neler sıralıyor: “ Ama bu dünya bağlamında nihilistim. 16 yaşlarımda da nihilisttim, durumcuydum. Hala durumcuyum diyorum kendime. Durumcu bir müslümanım. Fakat siyasi İslam’la hiçbir zaman bir ilişkim olmadı. İnanmıyorum. Bu dünyada bırakın İslamı, hiçbir sistemin, ütopyanın yürüyeceğine inanmıyorum” Sözünü eteğim söyleşide Müldür’e, “Siz durumculardan metinler çevirdiniz. Durumcular tanrıya, polise, devlete ve bütün iktidar biçimlerine karşıdırlar oysa siz saatlerdir tanrıyı buldum ışığı buldum türünden iktidar merkezli bir konuşma yapıyorsunuz.” Dediğimde pek de kibarca sayılamayacak bir tarzda kovulmaya çalışılmıştım. Sorun ve soru bakidir. Bu sorunun yanıtını Müldür ya da Öküz yöneticilerinin vermesi beklenir. Ama vermeyeceklerdir. Biz yine de sormuş olalım.

“Nihilizm, mitin çöküşünden doğar. Mitik açıklamalarla- Cennet; Kurtuluş, Allah’ın İradesi- gündelik yaşam arasındaki çelişkinin herkes tarafından görülebilir olduğu dönemlerde bütün değerler bir girdabın içine çekilir ve alt üst olur. Bir kez mit, iktidarın yolarını insanların gözlerinde haklı çıkaramadığında , toplumsal eylem ve deneylerin gerçek imkanları ortaya çıkar. Mit, toplumsal baskıyı hem mazur görür, hem de destekler(…).” Bu alıntı, durumcuların, çevirisini Müldür’ün yaptığı “Nihilizm” başlıklı yazılarından…
Gelin, Müldür’ün yukarıdaki söylediklerini yine durumcuların bir yazısından bir alıntıyla boşa çıkaralım: “Devrimden söz etmek gülünç geliyorsa, toplumun kökten değiştirilmesi ihtimallerinin g üçlü olduğu modern toplumlarda , örgütlü devrimci hareketin uzun bir süredir ortadan kaybolmuş olmasındandır. Ama varolan düzeni şu ya da bu biçimde kabul etmek anlamına geldiği için devrim dışındaki her şey çok daha gülünçtür aslında. (…)” Bu da yine Durumculardan yapılmış bir alıntı işte. Durumculara ilişkin başka şeyler de söylenebilirdi kuşkusuz. Ama sorunumuz bu değil. Biz Müldür’ün İslamcılığı ile ilgileniyoruz.

Müldür, evinde istediği gibi ibadet etmek, istediği kitabı okumak ve yazmak gibi bir serbestiye tabii ki sahiptir. Ama söz konusu etkinlik, sol bir kitlenin muhatabı olduğu bir “medium” aracılığıyla bunları yayma işine gelince Müldür’e ve Müldürgillere yani Sombaharcılara, Ludingirracılara, Öküzcülere ve adını sayamadığımız pek çok kimseye ve yayın organına dur demek gerekir.

Komünistlerin ve gerçekten de komünistleşmek isteyenlerin hesaplaşması gereken konulardır bunlar: Edebiyattaki mistik yönelişlerle hesaplaşmak ve soldaki gizli İslami öğeleri deşifre ederek kazımaya çalışmak…


Sol, 11 Ağustos 2000, sayı 98