Anasayfa   l   Şiirler   l   Çeviriler   l   Yazılar   l   Mahfil   l   Linkler   l   Biyografi  l   Temas                                                                                                                   Müzik  l  Sinema  l  Politika


m. bülent kılıç

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



 

 
Piyasa Enis Batur’a niçin acıyacaktı?


P’enis Roman adlı kitabın yayımlanması, geçtiğimiz aylarda, edebiyatlar ortamının olduğu kadar, magazin çevrelerinin de gündemini haylice işgal eden bir konuydu. Dedikodu dünyasına kitabın yazarı olarak fısıldanan ad onunki olduğu için olaydan canı en çok acıyan kişi de belki Enis Batur oldu.

Enis Batur, kendisiyle düşünsel-ideolojik bir ortaklığım olmayan, ancak karşı kampta da olsa önemsediğim ve önemsenmesi gerektiğine inandığım bir entelektüel. Bu nedenle, P’enis Roman cıvıklığı peyda olduğunda yazmayı aklımdan geçirdiğim bu yazıyı ancak şimdi yazabiliyorum. İçeriği ne olursa olsun o günlerde yazılacak herhangi bir yazı bizi de bu çirkefi yeniden üretenlerden biri kılabilirdi. Oysa sorun şimdilerde küllenmiş gözüküyor. O halde saygıyı elden bırakmadan, ama acımasızca eleştirebileceğimiz bir evreye varmışız demektir.

Biraz geriden alalım: Ama önce bir tespitle başlayalım: Türkiye edebiyatlar ortamında solun etkisi azaldıkça her türden piyasa çirkefliğinin arttığı ve artacağı aşikardır.

Enis Batur, kültür ve edebiyat evreninde genel olarak solun egemen olduğu 70’lerde, entelektüel “vasatisi yüksek”, Yazı adlı bir dergi çıkarmaya başlamıştı. Yazı, her yanıyla solun alışageldik dergi çizgisinden bütünüyle farklı bir dergi olmayı hedefliyor gibiydi. Şairlerin ve yazarların bir partiye ya da örgüte angaje oldukları, hatta yalnızca o örgüt veya partinin yayın organlarında ürün yayınladıkları, ezici bir çoğunluğunun resmi sosyalist gerçekçiliğin etkisinde oldukları bir dönemdi. Enis Batur, bu örgüt ve çevrelerden ve elbette sosyalist gerçekçilikten uzak bir genç şair/yazar olarak, dergisinin sayfalarını, doğal ki, kendisi gibi düşünen ve eyleyenlere açmıştı. Yine de Yazı dergisi bile soldan esintiler taşıyordu. Çünkü solun büyük etkisi ve yürütülen büyük mücadele bunu dayatıyordu. Dönemin Milliyet Sanat dergilerine bakmak bile solun etkisini göz önüne serebilecek niteliktedir.

Batur, sonraki sayılardan birinin giriş yazısında dergisi Yazı’yı hiçbir kurum veya örgütün desteğini almaksızın çıkarıyor olmaktan ötürü övünüyor, yığınla ekonomik güçlüğe karşın yayınını sürdürüyor olmayı da bir övünç gerekçesi olarak sunuyordu.

12 Eylül sonrasında solun egemen olduğu bu kültür evreni, birdenbire olmasa da usul usul el değiştirecek ve bu yeni evre’nin liberalizasyonunda /sağcılaştırılmasında Yazı dergisinin kadroları da ajanlık edeceklerdi. Ertuğrul Özkök bu adların herhalde en ünlüsü ve en pervasızı olmalıdır.

Evet, solun 12 Eylül’ün korkunç, vahşi ve barbar şiddetine maruz kaldığı, bu yüzden de kendisini örgütler-partiler olarak değil, dergi çevreleri olarak örgütleyip toparlamaya çalıştığı, dolayısıyla da kültür sanat dergilerini bir paravan olarak kullandığı/kullanmak zorunda kaldığı 80’lerin ilk üç çeyreğinde, yukarıda andığım türde ajanlar görevlerini başarıyla ifa etmeye çalışıyorlardı.

Kimi şairlerin artan kâğıt fiyatlarını protesto etmek için kitaplarını sigara paketi büyüklüğünde bastırdıkları bu dönemde Enis Batur “üçüncü hamur kağıda çamur gibi basılmış kaknem dergilere” duyduğu tepkiden ötürü, sermayedarların teklifi ve Playboycuların teşvikiyle, Gergedan adlı, o günün koşullarına göre ultra şık ve gösterişli sanat dergisini çıkarıyordu. Bu, kitapları ve dergileri “daha şık, daha keyifli” basalım-satalım zihniyeti Gergedan’dan sonra çığ gibi büyüyecek ve zamanla akıl almaz budalalıklara kadar varabilecekti.

Enis Batur, sermayeye ve piyasaya olan sözde özerkliğine karşın, gerçekte Türkiye’de edebiyatı her dönem sermaye lehine pazarlayan, onu alelade bir pazar nesnesine dönüştüren, kitabın yoksul halk kesimlerinin ellerinden koparılıp küçük burjuva okura peşkeş çekilmesine neden olan ve bu sayede de burjuvaziye büyük karlar ve prestijler sağlayan ajanların kurmayı, bu sürecin mimarı oldu. Yaratılmasında en önemli paya sahip olduğu bu berbat edebiyat piyasasının gittikçe artan uçukluk ve alçaklıklarının, bir gün inanılmaz boyutlara varıp bu sürecin mareşalini de kalbinden vuracağını bilmeden!

Evet, Enis Batur, komünist Nazım Hikmet’in şiirlerini temellük ederek, internet sitelerinde bile yasaklatan Yapı Kredi Yayınlarının bir mimarı olarak gerçek bir “piyasa” yaratmak için çok çalıştı. Bütün bunları yaparken de, bir söyleşisinde belirttiği üzere, banka soymaktan içeri düşüp çıkmış eski bir komünisti de hafiften tiye alarak “Banka öyle soyulmaz, böyle soyulur” deyip yaptığını bir kahramanlık, bir gerilla eylemi gibi sunmaya devam ediyordu.

Fakat aklından çıkarmaması gereken bir şeyi kolayca unuttuğu için de mağdur oldu. P’enis Roman adıyla piyasaya sürülen ve alçaksürünme frekansındaki okur kitlesine hitap eden o kitap yayınlandığında da “Şerefsiz bir saldırının kurbanı oldum” demek zorunda kaldı. Yaratılmasına katkıda bulunduğu o piyasadan kim kurtulabilmişti ki bugüne kadar? Benetton, Bosnalı ölü askerin üniformasını bir reklam malzemesine dönüştürmedi mi? Von Huten firması giyotine giden kurbanlara ailelerine yardım etmek için son söz olarak “Von Huten kahvesi içiniz!” dedirtmiyor muydu? 18 yaşındaki, piyasa kurbanı, aldatılmış, zavallı şair Chatterton niye intihar etmişti sanki?



Vesselam: -Türkiye edebiyatlar ortamında- solun etkisi azaldıkça, her türden piyasa çirkefliğinin arttığı ve artacağı aşikardır.



Bu yazı daha önce Sanat Cephesi'nin Ocak 2008 tarihli sayısında yayımlandı.