Anasayfa   l   Şiirler   l   Çeviriler   l   Yazılar   l   Mahfil   l   Linkler   l   Biyografi  l   Temas                                                                                                                   Müzik  l  Sinema  l  Politika


m. bülent kılıç



































 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



 

 

'Şiirin 60’lardaki sıçramasına kayıtsız kalınamaz’

Bir süre önce yayımladığı ‘Saklı Rönesans’ adlı kitabıyla Türkiye ‘edebiyatlar tarihinin’ yeni bir gözle ve bugünden geçmişe doğru giderek yeniden irdelenmesi gerektiği tezini savunan M. Bülent Kılıç, hazır kalıpların kırılmasında ‘gereğinden fazla değerbilir olunmaması’ gerektiğini söylüyor. Kılıç’la kitabını konuştuk...

 

Osman ÇUTSAY

-Nasıl bir ‘rönesans’tır bu saklı olan? Rönesans saklanabilir mi?

- Yanlış anlaşılmasın, ikisini karşılaştırdığımdan değil, ama şöyle söyleyebilirim: Bugün Rönesans diye bildiğimiz döneme adını veren Michelet de ‘Rönesans’ kavramsallaştırmasını bu dönemden çok çok uzun bir zaman sonra yapmıştı. Aslında bilgi, belli bir gözle, bir yöntemle değerlendirilmediğinde, herkesin gözünün önünde duruyor olmasına karşın hiçbir anlama ve değere sahip olmayabiliyor. Ben, benim bulguladığım ‘rönesans’ın da aslında herkesin gözünün önünde duran, ama türlü nedenlerle görülemeyen ya da görülmek istenmeyen bir şey olduğunu düşünüyorum.Biliriz, insanlık için çok değerli olan bazı arkeolojik buluntular, bazı defineler bazen bir lağım çukuru kazılırken de ortaya saçılıverebilirler. Ama genel kural, definenin kazara değil, aranarak bulunan bir şey olmasıdır. Bu da bir tür arkeolojik kazı gerektirir. Ben bunu yapmayı denediğimi söyleyebiliyorum. Benim için Saklı Rönesans küller altındaki yanık Pompei’yi açığa çıkarmak gibi bir şey.

SAKLI ADLAR....

Daha kapsamlı bir karşılık vermek adına şöyle söyleyebilirim: Kitap için çalışmaya başladığımda gördüğüm şey beni şaşırtmıştı. Sadece şiir yazmaya yeni başlayanlar değil, yaşını başını almış şairlerin de önemli bir bölümü, örneğin İkinci Yeni’den söz edildiğinde, Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar şiirini yekpare bir şiir olarak akıllarına getiriyorlardı. Yani bu şairlerin şiirlerini aşağı yukarı yekpare bir İkinci Yeni şiiri gibi kavrıyorlardı. Bugün bile İkinci Yeni’nin nerede bittiği, İkinci Yenici diye anılan şairlerin ne vakit bu şiirin yörüngesinden çıkmış oldukları açık değildir. Bu, bizlerin edebiyatlar ortamı tarihine karşı kısmi kayıtsızlığımızla ve miskinliğimizle ilgili olsa gerek. Belli bir hata payını, bir haksızlık olasılığını, yani bir riski göze alarak da olsa geçmiş şiiri kategorize edebilseydik, geçmişte muazzam emekler harcayarak, bedeller ödeyerek yeni şiirler ve bambaşka edebiyatlar kurmuş insanların varlığını da vaktinde keşfedebilirdik. Bu keşifler de, ‘Türkçe şiir’in nicedir hasretini çektiği büyük atılıma kaynaklık edebilirdi. Sevmediğim bir adlandırmayla ifade edecek olursam, ‘60 Kuşağı’nın emeğinin sonuçları örtülmüş, unutulmuş, unutturulmuştur. Kitaba adını veren iki sözcükten birinin ‘saklı’ olması bu nedenledir. ‘60 Kuşağı’ nitelemesini sevmiyorum, çünkü her dönemde olduğu gibi o günlerde de bambaşka tellerden çalan yığınla çevre söz konusuydu. Yine de, birileri için daha az, ötekileri için daha fazla geçerli olsa da, bugün üzerine ‘edebiyatı inşa ettiğimiz alan’ın önemli bir parçası bu ‘kuşak’ tarafından oluşturulmuştu. Fakat bu, farkında olunan ve bilinen bir konu değil. Bir dönem türlü gerekçelerle görmezlikten gelinen ya da taammüden unutturulmaya çalışılan şey, zamanla sahiden de unutulan bir şey olmuştur. Sözgelimi, İkinci Yeni sonrası dönemin edebiyatlar ortamının şenlendirilmesinde muazzam bir emeği olan Haluk Aker’i kaç genç ya da yaşlı edebiyatçı tanımaktadır? Eser Gürson adı kaç kişiye aşina gelmektedir? Ayhan Gerçeker kimdir? Saklı olan işte bu adların edebiyata olan katkısıdır. Benim ortaya koymaya çalıştığım pratikler bütünü, mütevazı bir rönesansa denk düşüyor, kuşkusuz. Mütevazı, ama bu dilde bir edebiyat sürdürülecekse ve bu edebiyat piyasanın, devletin, sermayenin kulu olmayacaksa, yine de çok büyük bir öneme sahip olacak bir şey. Sınırlarını kabaca şöyle çizelim: Geleneksel, bilimdışı eleştiri yordamlarının terk edildiği, eleştirinin nesnesini doğrudan edebi metnin oluşturmaya başladığı (yani eleştirinin bariz biçimde maddecileştiği), edebiyatın tarihi üzerine düşünmenin, yazmanın, derinleşmenin rastlantısal değil, bilinçli bir eylem haline geldiği ve son, belki de en önemli başlık olarak da, temelde İkinci Yeni’ye ve geçmiş şiire meydan okumayı içeren yepyeni bir şiirin kurulmaya başladığı bir dönem. ‘Rönesans’ın sınırları budur.

- Bugünkü edebiyatımızın geçmişteki sıçramalardan yeterince nasiplenmediği inancındasınız. Nasıl bir edebiyat var şu anda elimizde? Geçmişimizde neler vardı?

- Öncelikle şunu belirteyim. Ben, yekpare bir edebiyatın varlığına inanmıyorum. Farklı söylem ve ideolojilere, onlarla bağlantılı olarak, farklı toplumsal kesim, tabaka ve sınıflara denk düşen, birbirinden farklı yığınla edebiyatın olduğunu düşünüyorum. Mesela Kongo’daki roman sanatı hakkında bugünün dünyasındaki bütün bilgimiz, Kongolu romancılardan herhangi birinin, sınırları Batı’nın edebiyat kürsüleri ve belli entelektüel çevrelerince belirlenen o mistikleştirilmiş ‘dünya edebiyatı’ kanonuna girip girmemiş olmasıyla ilintilidir. Bu nedenle, birileri ne kadar yekpare bir dünya edebiyatından ya da ‘edebiyat’tan söz etmeye çalışırsa çalışsın, buna ihtiyatlı yaklaşmalıdır. Çünkü Kongolu o meçhul romancının etkisine açık olmayan/olamayan bir dünya romanı, gerçekte bir ‘Dünya Romanı’ olamaz. Kuşkusuz ki bu, yani büyük harfli ‘Edebiyat’, sonsuza kadar böyle kalmak zorunda olan bir şey olmamalıdır. İnsanlığın üzerinde uzlaşacağı bir tür indirgenmiş ‘Edebiyat’, yani ‘yekpare bir edebiyat’ da olabilir ve olmalıdır; ama bu, bana göre, sınıflı toplumda gerçekleşebilecek bir rüya değildir.

EVREN FARKI

Değerlendirmemizi Türkiye için yapacak olursak: Bir Cemal Safi fanatiğinin İlhan Berk şiirine yatay geçiş yapması aklımızın pek de alabileceği şey değildir. Aslına bakılırsa, iki şiir zemini arasındaki fark da bir ‘haz’ farkı falan değil, basbayağı bir ‘evren’ farkıdır. Ben, bu bilinçle, kitap boyunca, ‘edebiyat’ ya da ‘edebiyat ortamı’ yerine ‘edebiyatlar ortamı’ demeyi daha doğru buldum. Kitabımın ‘Türkiye Sol Edebiyat Hareketleri Tarihi İçin Bir Hat’ alt başlığını taşımasının nedeni de budur. Demek istiyorum ki, yalnızca belli bir kesimin tarihini ve belli bir bakış açısıyla inceliyorum. Çoğu kez tedavüldeki tarih, başat önem atfedilen tarih, belletilen tarih, gerçekliği en çok tahrif eden tarih olabiliyor. Ben, bize belli bir biçimde okumamız önerilen tarihi reddederek bambaşka bir tarih kurmak için bir adım attım. Örneğin, birilerinin on yıllarca adını anmak gereği bile duymadığı birini, Cöntürk’ü, biz, bugün, ‘nesnel eleştirinin kurucusu ve Türkçenin ilk maddeci eleştirmeni’ olarak niteleyebiliyoruz. Görüldüğü gibi, eleştiriye nasıl yaklaştığınızla, edebiyat tarihine nasıl yaklaştığınız arasında sıkı bağlar oluşabiliyor.

- Kitapta Devinim-Yordam ile başlayan ve Halkın Dostları’ndan Edebiyat Dostları’na, oradan da saman alevi gibi parlayıp sönmüş ‘Sanat Hareketi’ne uzanan bir süreci harmanlamaya çalışıyorsunuz. Neden?

- ‘90’ların başındaki Sanat Hareketi’ne hak ettiğinden fazla bir değer vermiş olmaktan çekindiğimi belirtmek isterim. Sanat Hareketi, kendisinden hemen önceki dönemde sol edebiyat hareketlerini sürükleyen, esinleyen, besleyen Edebiyat Dostları kadrolarından bir bölümü de dahil olmak üzere, bir karşı-edebiyat pratiği örgütlemek isteyen kimseleri barındırıyordu. Ancak, böylesi örgütlenmelere kolayca nüfuz edebilen ezbercilik, dar kafalılık, gönlünü edebiyat piyasasının iğrençliklerine kaptırma, aklını oralardan alamama gibi alışkanlıklar Sanat Hareketi’nin de en büyük sorunları oldular. Yine de eylemlerinin sonuçları itibarıyla ortaya pek de bir şey koyamamış olan bu hareketin, niyetlerindeki devrimci ton nedeniyle önemsenmesi gerektiğine inanıyorum. Propagandasını yapmaya çalıştığım dönemde, Sanat Hareketi’nin söyleminin kökenlerine dair bazı açıklamalara ihtiyaç duyduğumu fark etmiştim. Ancak, oradan geriye doğru uzatmaya çalıştığım tarih, Edebiyat Dostları’ndan öteye pek de geçemiyordu. Yaptığım şey Edebiyat Dostları’ndan öteye geçmekti. Edebiyat Dostları da, özellikle Devinim, Yordam ve Halkın Dostları üzerine yaptığı özel sayılar sayesinde, ihtiyaç duyduğum yol işaretlerini cömertçe sunmaktaydı.

- Kitap, son iki bölüm dışında, bir dönemi ve bu dönemin kahramanları arasındaki etkileşimi anlatıyor. Fakat son iki bölümün iki edebiyatçıya, Hüseyin Cöntürk ve İsmet Özel’e ilişkin olduğunu görüyoruz. Bize bu iki adın kitaba birer bölüm olarak girmelerinin gerekçelerinden söz edebilir misiniz?

- Benim bakış açıma göre, sembolik olarak, ‘60’larda genel olarak edebiyatı taşıyan iki kişi var. Biri, eleştiri kurumuna ve edebiyatlar ortamına yaptığı muazzam katkıları yüzünden Cöntürk ve öteki de hem ‘tavır’ olarak hem de yepyeni bir şiirin, benim adlandırmamla ‘Genç 60 Şiiri’nin en somut, en rafine şiirini yazması itibarıyla İsmet Özel. Ben, içtenlikle söyleyeyim ki, birilerinin ‘edebiyat dünyamız’ falan diye adlandırdığı o bataklıktan çok korkuyorum. Çünkü bu ‘dünya’, bu iki ada ilişkin olarak yalnızca çarpık bir imge üretmeyi vaat ediyor. Cöntürk, yıllar yılı unutulmuş, görmezlikten gelinmişti; şimdi usul usul herkesin gözdesi olmaya başlamaktadır. İsmet Özel de özellikle yarı solcu çevreler nezdinde ezeli ve ebedi bir gerici gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Kitabım bu olup bitenlere itiraz ediyor.

ŞİİRE ARALANAN KAPILAR

Bizim işimiz ‘star’lar bulmak falan değil, kuşkusuz. Bu yüzden de ben İsmet Özel’in 60’lardaki muazzam katkısı ve devrimciliğiyle, sonraki yıllarda savurduğu tırpanlar ve gericiliği arasına kalın bir perde germeye çalıştım. Cöntürk de, hak ettiği derin saygıya karşın, gözümde hiçbir zaman bir peygamber olmadı. Bütün çalışmam boyunca onu, etrafındaki gençlerin etkisine sonuna kadar açık bir edebiyat devrimcisi olarak belli bir yerde tutmaya çalıştım. Cöntürk’ün dönemin şiir anlayışına pek çok nedenle katkısı olduğunu sanıyorum. Bunlardan ilki ve en önemlisi ‘Şairler Sözlüğü’ başlığı altında sayısız şairin şiirini incelemiş ve eleştirmiş olmasıdır. İkinci Yeni şiiri deyim yerindeyse onun tarafından didik didik edilmiştir. Bu, kaçınılmaz olarak, sonraki şiire yığınla kapı aralamış olmalıdır. Gençleri yazmaya, edebiyat eleştirisi yapmaya ve yayımlamaya yönlendirmeye dönük bitip tükenmez bir enerji ortaya koymuştur. Onların edebiyat kuramlarıyla temas kurmasına önayak olmuş ve sahiden de çok önemli bir başlık olarak, sayısız dergiyi maddi açıdan finanse etmiştir. İsmet Özel’e gelince: Ona dair imge bugün artık berraklaşmıştır. Çoğunluk onu bir iyi şair eskisi, bir ırkçı ve bir meczup olarak görmeye başlamıştır. Söylediklerini ciddiye alanların sayısı her gün bir miktar daha azalıyor olmalı. Yine de, benim sandığımın da ötesinde, bir kafa karışıklığı varsa, bu, söz konusu kafa karışıklığına sahip kesimlerin, bir devrimci ve şair eskisi olarak İsmet Özel’in o parıltılı dönemiyle, bu meczup ve ırkçı dönemi arasına sınır koymaya elverecek bir yönteme sahip olmamalarındandır. Ben, İsmet Özel’i toptan yok saymanın, bizleri, sol edebiyat hareketlerinin belli bir evresini ve bağlı olarak İkinci Yeni sonrasının özgün bir şiir pratiği olan ‘Genç 60 Şiiri’ni kavramaktan uzaklaştırmasından korkarım. Kitabımda da göstermeye çalıştığım gibi, 80’lerin ortalarına kadarki şair İsmet Özel’i ve 12 Mart’a kadarki ‘tavır İsmet Özel’i çok önemsiyorum. Ama yalnızca o kadar.

 

Bu söyleşi Cumhuriyet'in Kitap ekinin 11 Eylül 2008 tarihli 969. sayısında yer aldı.