m. bülent kılıç
|
CÖNTÜRK'Ü, BEZİRCİ'Yİ VE ATAÇ'I NİÇİN
OKUMALIYIZ?
Daha başlığı okur okumaz, azımsanmayacak bir okuyucu topluluğunun
“yahu bu Cöntürk de kimmiş” dediğini duyar gibi oluyorum. İçlerinden
bir bölümünün “sakın Jöntürk yerine Cöntürk yazmış olmasın” dediğini
de… “Eh, adını duymuştum ama bir şeyini okumadım” diyen bir kesimin
çıkacağına da kuşku yok tabii. Ama bu yazının muhataplarından ancak
pek azı Cöntürk’ü okumuş, onu biliyor olacaktır. Ukalalık olsun diye
mi böyle yazıyorum? Hayır. Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük üç
eleştirmeden biri olan Hüseyin Cöntürk’ün, iki cilt halinde basılan
toplu eserleri, ölümünden bu yana, yani son beş yılda, yaklaşık 500
tane satılabilmiş de ondan…
Fakat bu kadirbilmezliğin, ihmalkarlığın sadece Cöntürk’e yönelik
olmadığı, Türkiye’de eleştiri kurumunun oluşturulmasında en büyük
emeğe sahip öteki iki ada da, Nurullah Ataç’a ve Asım Bezirci’ye de,
yönelik olduğunu söylemek gerek. Ece Ayhan değil miydi, Orhan
Veli’nin kitaplarının, ölümüyle birlikte yok satmasına içerleyip de
“okuyucu leş kargasıdır” diyen. Bu zamanı görse, yaşadığı günleri
öpüp başına koyardı, herhalde. Artık ölümler bile ırgalamıyor
Türkiyeli okur/yazarı.
Bu üç yazar/eleştirmenin ölüm yıldönümlerinin birbirlerine
yakınlığını bahane ederek yazıyorsam da, asıl amacım gidenleri yad
etmek değil. Onları okumaya davet ederek saygı duruşumuza anlam
kazandırmak.
Açık ki, Nurullah Ataç, otuz beş yılı aşan yazarlık süreci boyunca
yine de en çok saygı duyulan, özenilen, övülen ve ciddiye alınan
kişi olmuştu. Sağcısından solcusuna pek çok yazar, onu, sağlığında
da kıyasıya eleştirmekteydi. Attila İlhan, dincilere ve ırkçılara
karşı ona arka çıksa da, Ataç’ın en sadık karşıtlarından biriydi.
Bulduğu her fırsatta Ataç’ı eleştirdi. “Nesnel eleştiri”nin kurucu
kuşağı içinde anabileceğimiz Metin And da zaman zaman Ataç’ı
eleştirmekten geri durmadı. Örneğin Attila İlhan, Ataç’ta eleştiri
konusu ettiklerini, onu benimsememesinin gerekçesi olarak görürdü.
Oysa, Hüseyin Cöntürk’ün ve Asım Bezirci’nin Ataç’a ilişkin en
radikal eleştirileri bile, onların Ataç’ı “usta” kabul etmelerine
engel olmadı.
Bu, Bezirci’nin Ataç’a ilişkin bir kitap yazması ve kapsamlı bir
bibliyografya hazırlamasıyla, Cöntürk’ün de Ataç’ın eleştirmenliğine
duyduğu saygıyı ifade ettiği, farklı dönemlerde yayınlanmış,
yazılarla sonuçlandı. Hatta Cöntürk, ‘66 yılında, Yordam’ın altıncı
sayısını “Ataç özel sayısı” olarak hazırladı.
Bezirci, bir yandan titiz çalışmalarla Ataç’ın o dönemde kaybolmaya
yüz tutmuş kimi metinlerini yeniden tedavüle sokarken bir yandan da
onun tutumundaki, yaklaşımındaki tutarsızlıklara, çelişmelere dikkat
çekiyordu (Nurullah Ataç, Eleştiri Anlayışı ve Yazıları, Asım
Bezirci, KTL Yay. 1968). Bezirci, bu çalışmasında Ataç’ı, genel
hatlarıyla, 1922’den 1952’ye kadarki birinci Ataç ve 1952’den
ölümüne kadarki süreçte de ikinci Ataç biçiminde eleştiri
tarihindeki yerine oturtmaya çalışıyordu. İlk dönemin Ataç’ı
bütünüyle öznel eleştiriyi temsil eden bir yazarken, ikinci dönemin
Ataç’ı, yine öznel eleştiri alanı içinde kalmakla birlikte, kimi
görüşlerini gözden geçirerek terk eden ve kendisi bunu başaramasa da
sık sık nesnel eleştirinin gerekliliğinden söz eden biriydi. (1)
Öte yandan Cöntürk de, Ataç’ı, Türkiye’de eleştiri kurumunun mimarı
ve birinci döneminin en büyük temsilcisi olarak görüyor, ancak,
onun, eleştirel yaklaşımını kurama ve yönteme bağlamamasını
eleştiriyordu.
Cöntürk’ün ve Bezirci’nin, eleştirinin Ataç’tan sonraki dönemini,
ikinci dönemini tarif ederken sıraladığı adlarsa farklı. Cöntürk,
Yordam dergisinde yayınladığı (1966) “Eleştirmemiz Üçüncü Döneminde”
başlıklı yazısında, eleştirinin ikinci kuşağının asıl temsilcileri
olarak Bezirci-Cöntürk ikilisini anmakla birlikte, listesine yandan
ve biraz da nezaketen, Memet Fuat, Doğan Hızlan ve Konur Ertop’u da
ekler. Bezirci’yse, Türkiye’de nesnel eleştirinin kuruluşunda
“1950’den önce Mehmet Kaplan, Fahir Onger, Vedat Günyol ve 1950’den
sonra Metin And, Adnan Benk, Attila İlhan, Hüseyin Cöntürk, Fethi
Naci” den oluşan bir liste sunar (Bezirci, A.g.e. ,1968). Biz,
ikisinin de uzlaşabileceği iki adda karar kılalım: Bezirci ve
Cöntürk.
Evet, Türkiye’de eleştiri kurumunun yerleşmesinde ve
“nesnel”/kuramsal bir nitelik kazanmasında gerçek ve büyük pay,
kuşku yok ki, bu iki eleştirmene aittir. Öte yandan, yaptıkları
ortak işlere, birlikte çıkardıkları bir dergiye ve birbirleri için
ölünceye kadar yaşattıkları sevgilerine ve saygılarına karşın
Bezirci ve Cöntürk arasındaki farkın yıllar geçtikçe daha da
arttığını ifade etmeliyiz.
Örneğin Cöntürk, İkinci Yeni şiirini bütün eleştirilerine karşın
benimser ve önemserken, Bezirci, bütün önemsediği noktalara karşın
karşısına almayı ve en sert biçimde eleştirmeyi görev saymıştır.
Hatta Bezirci, Attila İlhan’la birlikte, İkinci Yeni’ye dönük
eleştirileri yüksek sesle ifade eden ilk yazarlardan biri olmuştur.
Bezirci’nin, entelektüel çevrelerce hor görülmesinin en büyük
gerekçesinin İkinci Yeni’ye ilişkin yaklaşımı olduğunu gözeterek
birkaç noktaya dikkat çekme gereği duyuyorum. İkinci Yeni, olanca
radikalizmine karşın, çıkışıyla birlikte, hızla egemen edebi
ideolojinin bir parçası konumuna gelmişti. Dönemin tarihsel,
toplumsal koşulları da buna çok uygundu zaten. İkinci Yeni’nin
tahtı, önce A. İlhan ve Bezirci tarafından, ardından da, özellikle
’65 sonrasının genç kuşaklarınca sarsıldı. Ancak 12 Eylül sonrası
dönemden başlayarak İkinci Yeni bir kez daha egemen edebi
ideolojinin kutsadığı bir şiir haline geldi. Son otuz yıldır da
böyledir. İkinci Yeni’nin, kendisinden önceki şiiri sarsan, şiire
yeni içerikler, yeni biçimler kazandıran bir hareket olduğu ne kadar
açıksa, özellikle 55-60 dönemi İkinci Yeni şiirinin, yani bu şiir
hareketinin ilk ve asıl evresinin, A. İlhan’ın ve Bezirci’nin
eleştirilerinin önemli bir bölümünü hak eden bir şiir kurduğu da o
kadar açıktır. Bezirci de zaten hiç değilse ‘60’ların sonuna kadar
İkinci Yeni’yi bütünüyle çöpe atmamış, onun getirdiği olanakların
farkında olmuş, bunları ifade etmiştir. (2)
Ancak, İkinci Yeni’nin, bugün bile, kurulduğu 50’lerin ortasından,
kurucularının ölümüne kadar “yekpare” bir şiir olduğu miti
değişmediği için, bu, özellikle 55-60 arası dönemdeki İkinci Yeni’ye
dönük eleştirilerin de görmezlikten gelinmesine ya da geçersiz
sayılmasına neden olmuştur. Yazının odağını daha fazla kaydırmamak
adına, kapsamlı bir başka yazının konusu olacak bu tartışmanın
parantezini kapatmadan önce şunu söyleyebilirim: İkinci Yeni
şairlerinin ilk dönem yaklaşımlarından uzaklaşarak yeni ve Türkçe
şiirin en yetkin örneklerini vermeye başlamalarında, A. İlhan ve
Bezirci’nin başlattığı bu eleştiri süreci haylice etkili olmuştur.
İkinci Yeni şiiri, biraz kışkırtıcı bir ifadeyle, bu eleştirmenlerce
“tokatlanarak” hizaya sokulmuştur. Bu, Türkiye edebiyatlar ortamına
egemen olan ideolojinin üzerini örtmek istediği ve büyük ölçüde
başardığı bir konudur. (3)
Evet, Cöntürk ve Bezirci ikilisi, Ataç’ın ölümünü takip eden
dönemde, birkaçı ortak kitap biçiminde olmak üzere, birbiri ardınca
yayınladıkları kitaplarla Türkiye’de nesnel eleştiri tutumunun iki
büyük kurucusu haline gelmişlerdir. İkili, 1963 yılında, Turgut
Uyar’la birlikte, dönemin en saygın dergilerinden biri olan Dönem’i
çıkarmaya başlayarak tutumlarına derinlik katmaya, edebiyata
müdahale olanaklarını artırmaya uğraşmışlardır. (4)
Cöntürk’ün ve Bezirci’nin yolları, bir grup gencin 1964 yılında
Doğuş Bildirisi başlığıyla yayınladıkları metnin ertesinde ayrılmış,
her ikisi de yeni bir edebiyat ortamı kurmanın yollarını
aramışlardır. İkisi de, çıkardıkları dergiler, yayınladıkları
kitaplar aracılığıyla, yalnızca dönemin sayısız şairini,
romancısını, öykücüsünü nesnel eleştiri tutumu çerçevesinde
eleştirmekle kalmamış, aynı zamanda, nesnel eleştiriyi
kurumsallaştırma çabalarıyla dolayımlanan örgütçülükleri sayesinde
üçüncü eleştirme döneminin yetişmesini de sağlamışlardır. Şu önemli
ayrımı belirtmekte yarar var tabii: Bu üç eleştirmenin de gençlerin
ürettiği edebi ürünlere karşı muazzam bir ilgisi vardı. Fakat
Cöntürk, edebi macerasının önemli bir bölümünde, öteki iki yazardan
farklı olarak, gençlerle ortak dergiler çıkarmayı, ortak tutumlar
geliştirmeyi, yani onlarla birlikte örgütlenmeyi öncelemiştir.
Cöntürk’ün anlayışına göre, edebiyatı taşıyan gençlerdir çünkü.
Bunuysa hem ürünleriyle hem de tutumlarıyla gerçekleştirirler.
Bezirci’yse, yazarlık macerasının başlarında yoğun olarak gençlerin
ürünlerini değerlendiren, çözümleyen bir eleştirmenken zamanla bu
noktadan uzaklaşmış, sonraları, bu tutumunun da doğru olduğunu
savunmuştur. Hiç değilse 60’lı yılların Bezircisi ve Cöntürk’ü için
bir genellemeyle şöyle söylenebilir: Sosyalist Bezirci gençlerin
“abi”si, Cöntürkse “yoldaşı” olmayı tercih etmiştir.
Eleştiri anlayışını “Şair yoktur, şiir vardır. Ben de tek bir iyi
şiirin kaybolmasını istemem” diyerek ifade eden Cöntürk’ün, genç
edebiyatçıların ürünlerine gösterdiği duyarlığıyla, titizliğiyle
yarışabilecek belki tek eleştirmen de I. Bezirci’dir. Yani ilk
dönemindeki Bezirci’dir. Onun şu paragrafı edebiyatı, hele de
gençlerin edebiyatını ne kadar önemsediğinin en önemli kanıtıdır :
“Sezer’in bugüne değin 47 şiiri basılmış dergilerde. (Varlık’ta 13,
Denge’de 12, Beşgen’de 9, Elif’te 5, Yeşilay’da 4, Yelken’de 1, Yeni
Ufuklar’da 1, Yıldız Teknik’te 1, İnsancıl’da 1). Cöntürk’te
bunlardan ancak altısı varmış. Yani bütün şiirlerin sekizde biri. Bu
kadarcık örnekle bir şairin değerlendirilmesi tehlikelidir.” (Asım
Bezirci, Dönem, 3. sayı)
Bu üç ada, Nurullah Ataç’a, Hüseyin Cöntürk’e ve Asım Bezirci’ye çok
şey borçluyuz. Bu borcuysa onları, yalnızca birbirini takip eden
aylardaki ölüm yıldönümlerinde anarak ödeyemeyiz. Sivas’ta,
yakılarak, barbarca katledilenlerden biri olan Bezirci’yi (5)
yalnızca ağıt yakarak, yalnızca katillerine lanet yağdırarak anmaya
kimsenin, hele de solun hakkı olmamalıdır. Yeni kuşaklar kadar,
eskilerin de bu üç büyük eleştirmenle gerçekten tanışmasının, onları
en çok hoşnut edecek şeyi yaparak, görüşlerini saygıyla ama kıyasıya
eleştirerek öteye taşımasının, derinleştirip geliştirmesinin
zamanıdır. Bu borç, ancak böyle ödenir.
1) Bezirci’nin Ataç’ı iki döneme bölmesini doğru bulmakla birlikte,
Ataç’taki nesnel eleştiri yöneliminin 1947 yılına kadar
götürülebileceğini düşünüyorum. Ancak, bunu başka bir yazıda
tartışmayı umuyorum.
2) Öyle gözüküyor ki, Bezirci’nin bir yazarlık/eleştirmenlik
sürecinin en az iki büyük evresi var. 50’li yılların ortalarından
başlayarak 60’ların son çeyreğine kadarki Bezirci’yle, 70’lerin ve
80’lerin Bezircisi arasında ciddi farkların, hatta karşıtlıkların
bulunduğunu söylemek mümkündür. Ben, solcuların, komünistlerin
kültürüne, giderek de genel “kültür evrenine” sonraki yıllarda da
sürdürmüş olduğu katkıya (Nâzım’ın şiirlerinin derli toplu
basılmasını sağlamak, Enver Gökçe’nin şiirlerinin yok olmasını
engelleyip bütünlüklü bir dosya haline getirmek ve başkaca yığınla
hizmet…) karşın, Bezirci’nin asıl önemli, ilerici, devrimci
evresinin birincisi olduğunu düşünüyorum. Nesnel/kuramsal
eleştirinin Türkiye’deki kurucularından biri olan Bezirci’nin,
kuşkusuz ki 70’li yıllardaki politik ortamın sürüklediği bir nokta
olarak, örneğin Ozan Telli’nin şiirlerini, kendisinin de yer aldığı
jüriden birincilik ödülünü almasının ertesinde, göklere çıkarmasını,
hem de nesnel/kuramsal eleştiri tutumuna yakışmayacak biçimde
göklere çıkarmasını, Bezirci için bir gerileme, sol edebiyat için de
bir kayıp olarak kabul ediyorum.
Bezirci’nin, kendisini öven pek çok yazarı, anlayışını
çarpıttıkları, bilimsel yaklaşmadıkları, doğru anlamadıkları
gerekçesiyle pek çok kez çok sert ama saygıyla eleştirmiş biri
olarak, Türkiye edebiyatla ortamı tarihinde benzersiz bir yeri
olduğuna inanıyorum. Bu nedenle, ona ilişkin görüşlerimi, hele de
Sivas’ta alçakça katledilmiş olmasının neden olduğu duygusallık
perdesiyle örtmek istemiyorum. Kuşku yok ki, o da böylesinden
hoşlanırdı.
(3) Bezirci’nin “talihsizliği” diyelim, 60’ların son düzlüğünde ve
özellikle de 70’lerde artık neredeyse bütünüyle resmi sosyalist
gerçekçi hatta geçmiş olmasıdır. Komünist ve proleter yazarların
yetişmesi için duyduğu derin politik istek, zamanla, onun, estetik
değeri düşük ürünler veren şair/yazarları da destekler hale
gelmesiyle sonuçlanmıştır. Kuşkusuz başkaca pek çok dinamiğin de
etkisiyle Bezirci’nin, İkinci Yeni karşısındaki bu küçümsenemez,
haklılığı görmezlikten gelinir olmuştur. Başlarda, haklı olarak,
İkinci Yeni’nin olumsuzluklarından söz ederken, katkılarından ve
olumluluklarından da söz eden Bezirci, zamanla İkinci Yeni’yi
yalnızca düzenin şiiri olarak değerlendiren bir tutumu benimser hale
gelmiştir.
4) Murat Belge, bir ara, “Marksist Asım Bezirci ile Anglo-Sakson
akımının sözcüsü apolitik Hüseyin Cöntürk (…) ‘nesnellik’ cephesinde
yan yana durabiliyorlardı” diye yazıyordu, bir tür “akıl erdirememe”
hali içinde. Bezirci, bunun cevabını, Belge’nin ifadesinden çok uzun
yıllar önce, defalarca vermişti. Cöntürk’e ne ölçüde yakın ve uzak
olduğuna dair yazılarından biri de Bezirci’nin ilk dönem yazıları
arasındaydı ve o tarihte Cöntürk’le işbirliği henüz başlamamıştı
bile. Bense, Belgeci kavrayışın tersine, Cöntürk, Bezirci ve Ataç’ın
bir “ortak kişilik” kurduklarına inanıyorum. Başka bir ifadeyle,
üçünün de aynı ruhun, yerleşik edebiyata entelektüel bir şiddet
uygulayan devrimci bir anlayışın farklı yüzleri olduklarını
düşünüyorum. Yakından bakınca, üç adın da, olanca benzemezlikleri
içinde birbirlerine müthiş benzediklerini söylemek mümkündür.
5) Ölümünden önceki 10 yıl boyunca, kendisini post-modern liberal
olarak tarif eden Cöntürk, Sivas Katliamından kuşkusuz ki çok
sarsılmıştı. Katliamın konuşulduğu kimi zamanlarda Cöntürk’ün
yüzünde, durumun korkunçluğuyla yüzleşmeyi bir türlü tam olarak göze
alamayan bir insanın ifadesi belirirdi. Yüzünden, bakışlarından
okunan bir acıydı bu. Adeta o olayın gerçekleştiğine, bu arada
arkadaşının da kavrulup kül olduğuna hiçbir zaman büsbütün inanamadı
Cöntürk. Yine de konu hakkında uzunca konuştuğunu hiç
hatırlamıyorum. Fakat onun, televizyonda Erdal İnönü’yü her
görüşünde “Rezilin en büyüğü bu. Sivas’ta onlar olurken hiçbir şey
yapmadı” dediğine pek çok kez tanık olmuştum.
Bu yazı daha önce soLküLtür'de yayınlandı.
http://kultur.sol.org.tr/makaleler/m-bulent-kilic/conturku-bezirciyi-ve-ataci-nicin-okumaliyiz-m-bulent-kilic-1
|