m. bülent kılıç
|
Sevgili arkadaşım Ahmet Orhan'ın
yönettiği
cinnet.org için bir ödev duygusuyla kaleme aldığım açıklama...
Sevgili CinNet,
Sitene,
benimle yapılmış bir söyleşiyi koymuş, dolayısıyla da benimle
düşünsel bir uyum içinde olduğunu hissettirmişsin. Gün geçtikçe daha
da çoraklaşan bir iklimde en küçük bir yankının bile bazen normalden
çok daha fazla bir etkisi, yapıcılığı söz konusu olabiliyor. Senin
ilgin de beni şevklendirdi. Ancak, yazıyı siteye koyarken bir de not
eklemişsin ki bu, öncelikle senin gibi bir dostumun, ama aynı
zamanda da konuyla ilgilenebilecek başkalarının kafasında
oluşabilecek kuşkuları gidermeyi gerektiren bir özellik taşıyor.
Notunda diyorsun ki “. "Medyum (ortam) mesajı belirler" ilkesine
sıkıca bağlı olduğunu bildiğimiz Kılıç'ın "Cumhuriyet" gibi son
zamanların (uzun zamanların) tartışmalı medyasında arz-ı endam
etmesi üzerine de düşündük elbette”.
Bu konu
üzerine birkaç söz söylemek farz olmuş, anlaşılan. Öncelikle beni
eleştirel bir gözle ve yakından izlediğin için bundan duyduğum
hoşnutluğu belirteyim. Hoşnut oldum, çünkü sahiden de bu dostane
eleştirel konumlanış bizlerin piyasaya karşı sigortasıdır. Kuşkusuz
ki herkes önce kendi kendisinin sigortasıdır. Bu, herkes
eylemlerinin sorumluluğunu namuslu bir insan olarak üstlenmek
durumundadır anlamına geliyor. Fakat karşı saldırının böylesine
pervasız, böylesine güçlü olduğu dönemlerde yoldan çıkmak,
yılgınlaşıp teslim bayrağını çekmek ya da hiç değilse detone olmak
hepimiz için daha ciddi riskler anlamına gelebiliyor. Böylesi
evrelerde de, kendimizin dışındaki kimselerin eleştirileri bizlerin
tutarlı bir hattı sürdürmemizin bir dayanağı, bir sigortası
olabiliyor.
Gelelim
yazdığın nota…
Ben,
edebiyatla uğraşan herkesin bir miktar iletişimbilimle de
ilgilenmesi gerektiğini, bunun çok ufuk açıcı olacağını düşünürüm.
Son yıllarda değilse de, özellikle 90’ların ilk yarısında bu
meselenin içine bir hayli dalmaya çalıştığımı, kafa yorduğumu
söyleyebilirim.“Medium is the message” yani, “medium
mesajdır” ya da "Medyum (ortam) mesajı belirler"
ifadesiyse, bilindiği üzere Marshall MacLuhan’a ait olan ve
iletişimbilimin en popüler, ama aynı zamanda da en radikal
formülasyonlarından biridir. Bu, okuduğum ilk günden başlayarak
benim de çok önemsediğim bir formülasyon olmuştur. Çünkü, benim bu
ifadeyle karşılaştığım günlerde, Türkiye’de edebiyatla iştigal
edenlerin ezici bir çoğunluğu yalnızca mesajlarının, sözlerinin
niteliği üzerine kafa yoruyor, ama bu söz’ü yaymanın, dolaşıma
sokmanın mekanizmaları üzerine kafa yormaktan kaçınıyorlardı. Hatta,
kimileri sözlerinin etkisini öylesine abartıyordu ki, örneğin
yazdığı bir şiirin bir çeşit virüs olduğuna, girdiği ortamın
yapısını, kimyasını bozacağına inanıyordu. Bu nedenle de örgütlü bir
sosyalist olarak bile, şiirini söz gelimi Hürriyet Gösteri’de
yayınlamakta bir sakınca görmüyordu.
Aralarında
benim de bulunduğum çok çok küçük bir kesimse bütün bunlara itiraz
ediyor, edebiyatçının, kendi ürününün niteliği kadar o ürünü
yayımladığı ortamın niteliğini de gözetmesi gerektiğini söylüyordu.
İşte “Medium is the message” formülasyonu benim özellikle bu noktada
çok işime yarayacak gibi duruyordu. Bu formülasyona yakınlık
duymamın nedeni kabaca budur.
Ürünün
dolaşım sisteminin nasıl olması gerektiği konusu, özellikle 80’lerin
son düzlüğünde, Edebiyat Dostları çevresince gündeme taşınmıştı.
Sosyalist solun, komünistlerin, ürünlerini egemen dolaşım ağı
içinden değil, kendi kuracakları bir ağ aracılığıyla muhatabına
ulaştırabilmesi gerektiği konusunun altını ısrarla çizmişlerdi. Bu,
olumlu bir işaret olmakla birlikte, kitapların ve dergilerin, esas
olarak yalnızca sözgelimi Doğan Holding’in bir dağıtım şirketi ve
bağlı olarak belli kitapçılar ya da gazete bayileri üzerinden değil
de, solun kendi kurduğu bir ağ üzerinden dolaştırılması gerektiği
inancıyla ifade ediliyordu denebilir, kabaca.
Ben,
iletişimbilime duyduğum ilginin de bir sonucu olarak, 91-92
yıllarında, bu yaklaşımı biraz radikalize etmek gereği
hissediyordum. Gazete ve kitap, radyonun, televizyonun, telefonun,
bilgisayarın olmadığı çağlarda ortaya çıkmış mediumlardı. Acaba,
diyordum, bugünün dünyasında bir şairin şiirini yayımlamasının ideal
yolu onu bir dergiye vermek midir? Neden edebi ürünler video
kasetler olarak ya da ne bileyim radyo yayınlarıyla ulaştırılmıyor
da baskı ortamı tercih ediliyor? Belki şair bütün bunları bırakıp
sokağa çıkmalı ve şiirini bir taşın üstüne çıkıp bağıra bağıra
okumalıydı. Bunlardan herhangi birine kuşkusuz ki özel bir yakınlık
duyuyor değildim. Yalnızca verili olanın ciddi biçimde sorgulanması
gerektiğine, yeni, sarsıcı, devrimci bir edebiyat pratiğinin ancak
bu yollardan geçilmesi durumunda gerçekleştirilebileceğine
inanıyordum.
“Medium is
the message” formülasyonu, genç bir adam olarak beni, bu soruları
sormak konusunda cüretkarlaştırıyordu. Böylelikle, bir züpbe, bir
meczup konumuna düşmeden yığınla soru sorup bunlara yanıtlar
arayabiliyordum (Bütün bu sorular Sanat Hareketi sürecinde de
hareket tarafından sorulmuş, üzerinde az da olsa düşünülmüş sorular
oldular). Bu formülasyon, kuşkusuz ki, bugün bile çok önemli bir
formülasyon benim için. Çünkü sözgelimi internet çağında pek çok
küsülü mediumun birleştiğini, sentezlendiğini görebiliyoruz.
Örneğin, internet sayesinde, bir şiirin hem yazılı halini okuyup,
hem de aynı şiirin şairi tarafından okunuşunu
izleyebiliyor-dinleyebiliyoruz. Böylelikle “yazı” denen meidum,
“kitap” ya da “dergi” denen mediumların halesinden bir yanıyla
sıyrılıyor, “televizyon” ya da “radyo” denen mediumları andıran
şeylerle sentezleniyor. Bütün bunlar da birleşip bize “internet”
denen mediumu veriyor. Umberto Eco, televizyonda Lacoste tişörtüyle
gözüken birini örnek vererek buna “medyaların çoğaltılması” adını
vermişti.
Konu uzun ve
karmaşık. Kısa keseyim.
Şöyle
söyleyebilirim: İletişim süreçlerinde benim görebildiğim kadarıyla
üç temel yaklaşımdan söz edilebilir. Bunlardan ilki en geleneksel
olanıdır ve Türkiyeli entelektüellerin ezici bir çoğunluğu bu
çemberin içinde kabul edilebilir. Bu yaklaşım, söz’ün (edebi yapıtın
kendisinin, resmin, fotoğrafın, filmin vb.) kendisine mutlak bir
belirleyicilik atfeder (Dolayısıyla da, az sonra sayacağım öteki iki
yaklaşımı büsbütün göz ardı eder). “Benim şiirim bir kanser hücresi
gibidir; girdiği ortamı belirler” diyebilmesi bu yüzdendir.
İkinci
yaklaşım “Medium is the message” biçimindedir ki bu da sözün
etkisini görece küçümser ve mediuma neredeyse mutlak bir önem
atfeder.
Üçüncü
yaklaşımsa mesajın asıl etki unsurunun söz’de de, medium’da da
olmadığını, etkinin, tam da mesajla alımlayıcının buluştuğu noktada,
yani alımlayıcının algısında olduğunu söyler.
Ben, bir
zamanlar bu üç temel yaklaşımı içeren bir “problem” atmıştım ortaya.
Bir örnek tasarlıyordum ve diyordum ki, söz gelimi, silahlı x
radikal sol örgütünün bir bildirisinin devletin resmi gazetesinde
yayınlandığını düşünün, ama bunun okuyucusu da eli silahlı bir sivil
faşist olsun. Mesajın yönü ne olur? Bu soru, bizlerin zihnine kısa
devre yaptırabilecek bir soru da olabilir. Hiç değilse böylesi bir
sorunun kolayca verilebilecek bir karşılığı olmasa gerektir.
Yine de
söylenebilecekler var. Evet, “Medium is the message” yaklaşımının
değerli bir yaklaşım olduğuna bugün de inanıyorum. Bu yüzden de
edebiyat pratikerinin, politik pratikerin seçtiği mediumu, yani
seçtiği medyayı ince eleyip sık dokuması gerektiğine inanıyorum. Ama
medium’a mutlak bir güç atfetmenin de söz’ün kendisini ve
alımlayıcının algı düzenini küçümsemek anlamına geleceğini
düşünüyorum.
Ben, 80’li
yılların ortalarında, Nazım Hikmet’in Lenin için yazdığı şiirini
Ahmet Kabaklı’nın eleştiri (!) kitabında, Nazım’ı topa tutmak adına
yer verdiği için, okuyabilmiştim, ki o gün o şiiri bir başka yerde
bulamazdım. Ya da, popüler bir örnektir diye veriyorum: İlhan
Selçuk, sonradan Ziverbey Köşkü adıyla yayınladığı, işkencehanede
yazmak zorunda kaldığı ifadesinde gizli bir akrostiş sistemiyle,
aslında kendisine işkence yapılmakta olduğunu ve ifadenin zorla
alındığını yazıyordu. Demek istediğim şu ki, sözünü ettiğim üç temel
yaklaşımın da belli oranlarda geçerliği söz konusu olmakla birlikte,
hiçbiri tek başına mutlak bir belirleyiciliğe sahip değildir. Daima
bir şeylerin daha güçlü olduğu, bir şeylerin büsbütün güçten düştüğü
özgül durumlar, kullanımlar söz konusu olabilecektir.
Dolayısıyla,
işaret ettikleri itibariyle çok önemli bir işlevi- anlamı olan
“Medium is the message” formülasyonu, benim biraz aşırılaştırarak
kullandığım bir formülasyondu. Bu, tipik bir oportünizm olarak
yorumlanmayacaksa, şöyle de denebilir: Siyaseten o vurgunun o gün
öyle yapılması gerekiyordu.
Bugüne
gelince…
Bütün bu
işleri kişisel bir ün ya da benzeri bir şey için yapmadığımı
söyleyerek başlayabilirim. İlk kitabımıdaki şiirlerin hiçbiri bir
dergide daha önce yayınlanmamıştı ve o ilk baskının tamamını
bütünüyle politik nedenlerle parasız olarak dağıttığımı biliyorsun.
İkinci kitabımdaki şiirlerin büyük bölümü de dergilerde
yayınlanmamış şiirlerden oluşuyordu. Bu, piyasanın edebiyatı bunca
boyunduruğu altına aldığı bir çağda “akıldışı” sayılabilecek bir
tutumdur. Şair dediğin önce şuarayla iyi ilişkiler kuran, kendine
bir mahfil, mümkünse sayısız mahfil edinen biri olmalıdır. Sonra
şiirlerini sık aralarla bu mahfillerin çıkarmakta olduğu cemaat
dergilerinde yayınlamalı ve bir ad yapmalıdır ki kitabı çıkınca
geniş okur kitlesi onun kitabını edinsin. Bir de kitabın çıkış
sürecini izleyen mide bulandırıcı tanıtım yazıları, söyleşiler falan
söz konusu olacaktır. Üstün körü okumalarla çıkarılmış çoğu kez dişe
dokunmayan sorularla örülü bu söyleşilerin temel hedefi esas olarak
piyasayı var etmektir ve şair bütün bu süreçlerde kalabilmek için
biraz midesiz olmak zorundadır. Benim yıllardır pek fazla şiir
yazamayışımın, yayınlayamayışımın temel nedeni de budur. Kendi
dergisini çıkaramayan biriyseniz bu şiddete maruz kalırsınız. Sorun
bir “olmak” ya da “olmamak” sorunudur. Ne kadar muhalif, karşı,
devrimci vb. olursak olalım, eğer edebiyatla uğraşıyorsak bunu
mutlaka ki birileriyle buluşturmayı umarız. Bu, işin doğası
gereğidir. Ama işte tam da bu noktada, sözünü ettiğim bu
iğrençlikler silsilesi başlar.
Sözkonusu
süreçler benim için hiçbir zaman salt bir edebi etkinlik, “saf edebi
etkinlik” olmadı. Bu süreçler her zaman bir “dava”nın, bir
“mesele”nin konusudur. Yani ben yazan biri olduğum için
değil, okuyan biri olarak da bir “dava”nın peşinde oldum. Bir
davanın peşinde olmak demek de siyasal bir etkinliktir. Siyasal
etkinlikse müdahale etmeyi gerektirir. Müdahalenin araçları her
zaman çok farklıdır, farklılaşabilir.
Bu araç
bazen sizin kuracağınız bir dernek, bir örgüt olabilir, bazen
çıkardığınız bir dergi ya da katıldığınız bir toplantı olabilir.
Peki ama diyelim ki bu araçlardan hiçbirine hakkıyla sahip
değilseniz ne yapacaksınız? Davanıza ne olacak? Siyaset boşluğu
kaldırmaz diye basmakalıp bir söz vardır. Basmakalıp ama son derece
haklı, geçerli bir söz… Bugün olan budur. Biz meydanı büsbütün boş
bıraktığımız için oraları birileri doldurmuştur, doldurmaktadır.
Yine de bu
tespitten aldığım hızla kendimi meydana savuracak değilim. Çünkü
ben bu büyük çürüme ortamında sağduyulu bir sessizliğin ve kısmi bir
ağırkanlılığın da iyi iş gördüğünü düşünüyorum. Fakat bu süreçte
büsbütün atıl konuma geçmenin de doğru olmadığı kanısındayım.
Bu yüzden de teorik doğrularımla, siyasal seçeneklerim arasındaki
yelpazeyi bazen bir miktar esnetebileceğimi, esnetmem gerektiğini,
hayatın canlı akışının bize bu ödevi biçtiğini düşünüyorum.
Cumhuriyet Kitap ekinde ya da Cumhuriyet’te bir şey yayınlamanın
karşılığı da buralarda aranmalıdır. Kaldı ki, Cumhuriyet’in
alternatifi olarak, elbette bir alternatif aramak ya da illa ki
birini seçmek durumunda değiliz, Radikal’in ya da Birgün’ün
gösterilmesi de bir o kadar zavallıca olacaktır. Yani sorun
Cumhuriyet mi, Birgün mü sorunu değil, çok daha güçlü ve radikal bir
sorundur: Bizler kendi yayınlarımızı çıkarabiliyor ve yaşatabiliyor
muyuz, yaşatamıyor muyuz? Ya da daha makul bir biçimde soralım:
Bizler bu iğrenç sermaye düzeninin, bu çirkef piyasa ilişkilerinin
ötesinde, kendi yayınlarımızı çıkarmak ve orada da bize edebiyat
diye sunulan bu kokuşmuşluğu teşhir etmek konusunda, yani bu
edebiyatı aşmak, onun ötesine geçmek konusunda bir isteğe, iradeye
sahip miyiz, değil miyiz? Bu soru, gelinen noktada bütün sorulardan
daha anlamlı, daha yakıcı bir sorundur.
Ötesiyse,
aynı trenin birinci mevkiinde yolculuk yapmakla ikinci mevkiinde
yolculuk yapmak kadar bir farkı ya içerir ya içermez.
|