Anasayfa   l   Şiirler   l   Çeviriler   l   Yazılar   l   Mahfil   l   Linkler   l   Biyografi  l   Temas                                                                                                                   Müzik  l  Sinema  l  Politika



m. bülent kılıç

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



 

40 Kuşağı devamcıları ve Attilâ İlhan    

 

Bugün, 40 Kuşağı denince, hele de 40 Kuşağı Toplumcuları denince artık hepimiz genel hatlarıyla aynı şeyi anlıyoruz, aynı adlar geliyor aklımıza. Oysa Asım Bezirci’nin 8 Temmuz 1983 tarihli Somut gazetesinde yayımladığı “40 Kuşağı” Deyince başlıklı yazısını okuyunca, bu uzlaşmaya öyle kolayca varmadığımızı fark ediyoruz. Bezirci, bu yazısında, 40 Kuşağı denince, uzun yıllar “toplumcu olmayanlar”ın (örneğin Garipçilerin) anlaşıldığından, “toplumcu olanlar”ınsa pek anılmadığından söz ediyor. Ancak kendisinin de aralarında bulunduğu bir takım yazarların zorlu uğraşlarından ve nice zamandan sonra taşların yerine oturduğunu belirtiyor ve şöyle diyor: “1960 sonrasında gittikçe genişleyip gelişen özgürlükçü ve toplumcu açılımlar, 40 Kuşağı’na duyulan ilgiyi daha da pekiştirdi. O kadar ki, gün geldi, 40 Kuşağı denince, yalnızca toplumcular anlaşılmaya başlandı.”

1940’lardan 1960’ların ortalarına kadarki yaklaşık 25 yıllık bu uzun dönemde, sahiden de, 40 Kuşağı Toplumcuları diye adlandırılan kuşağı oluşturan sanatçılar, yalnızca tek tek görmezlikten gelinen, örselenen, baskıya ve şiddete maruz kalan kişiler olmamış, kuşakça da görmezlikten gelinmiş, yok sayılmışlardır.

1930’lu yılların ortalarından başlayarak, Avrupa’da özellikle Almanya’da ve İtalya’da, Uzak Doğu’daysa Japonya’da yükselen ırkçı-faşist dalga, tez zamanda dünyanın tamamını etkisi altına almış, her ülkede, her bölgede ya taraftar kitleleri yaratmış ya da o bölgelere özgü ırkçı örgütlenmeler için bir model oluşturmuştur. Bu ideolojilerin Türkiye topraklarında da bir karşılığı, bir taraftar kitlesi oluşacaktır. Bir burjuva devriminin sonucu olarak ortaya çıkan genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal kültürünü oluşturma çabaları, kısa zamanda dünyadaki bu büyük akımların olumsuz etkisiyle kesişmeye başlamış, bu kesişme alanındaysa, yerli ırkçı/faşistlerimiz yani Türkçü-Turancı akımlar gelişip serpilme olanağı bulmuştur.

İkinci Dünya Savaşı’na doğru paldır küldür gidilen bu evrede, antikomünizm, başta faşist-ırkçı yönetimler olmak üzere, tüm Batı tarafından hararetle pompalanan bir şeydir artık. Bu nedenle, anayasal olarak yasak sayılmakla birlikte, Türkiye’deki Irkçı-Turancı akımlar sistem tarafından desteklenmiş ya da kendilerine anlayış gösterilmiştir. 1920’li yıllarda Sovyet Elçiliğinin Ankara’daki bahçesinde 1 Mayıs kutlamaları için toplanarak vişne suyu içip kurabiyeler yiyen Türkiye insanı, artık antikomünist olması için kışkırtılmaktadır. Elçiliğin bahçesiyse çoktandır ziyaret edilen bir mekân olmaktan çıkmıştır.

Komünist şair Nâzım Hikmet işte bu koşullar altında yargılanmaya başlanır ve 1938 yılında 13 yılını geçirmek üzere kendisini cezaevinde bulur. Böylelikle, 20’nci yüzyıl Türkçe şiirinin yetiştirdiği en atak, en gözüpek, en büyük şair susturulmaya çalışılır. Cezaevine tıkılışıyla birlikte şiirine ilişkin görmezlikten gelme ve yasaklama dönemi de başlamış olur.

İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte yaşanan tedirginlik ve korku havası içinde, Cumhuriyet sonrası dönemin görece özgürlükler evresi de son bulur. Solun ve Kemalist solun Milli Şef Diktası olarak adlandıracağı bu yeni dönemde komünistlere yönelik cadı avı da yürürlüğe girer.

40 kuşağının Hasan İzzettin Dinamo, Cahit Saffet Irgat,  A. Kadir, Rıfat Ilgaz, Suat Taşer, M. Niyazi Akıncıoğlu gibi adlardan oluşan birinci nesli, Milli Şef Dönemi’nde iktidarın yoğun şiddetine maruz kalır. Kitapları toplatılır, dergileri kapatılır. Kendileriyse kovuşturmalara uğrar, işkencelere maruz bırakılır, mahkemelerde yargılanır, hapislere ya da sürgünlere yollanır.

Solun büyük bölümünün, bu kuşağın şairlerini bir hayli önemsediğini biliyoruz. Kuşku yok ki, Asım Bezirci ve Attilâ İlhan, bu şairleri önemseyenler listesinin başlarında yer almaktadır. Örneğin Attilâ İlhan, Cahit Irgat için “…dokunan bir şair. Adamı saçlarından tutuyor ve yere çalıyor” diyor (Attilâ İlhan, Gerçekçilik Savaşı, s.227) yine “Rıfat Ilgaz’ı kaybetmek, Türk toplumcu sanat hareketinin yarısını kaybetmek gibi bir şeydir” diye yazıyor (Attilâ İlhan, Hangi Edebiyat, s. 52). Asım Bezirci’yse, pek çok yazısında, bu kuşağın edebiyatçılarını  -gerekçelerini de koymaya çalışarak- övmüş, antolojilerinde onlara genişçe yer vermiş, hatta Temele Gül Dikenler adlı kitabının neredeyse tamamını bu kuşağın edebiyatçılarına ayırmıştı.

Ne var ki, o dönemde olduğu gibi sonraki dönemlerde de bu kuşağı, bu kuşağın şairlerini küçümseyen, onların yeteneksiz ya da yeterince yetenekli olmayan şairler olduğunu öne süren bir kesim de olmuştur. Bu kesimin dikkat çeken adlarından biri Fethi Naci’dir ve şöyle demektedir “40 Kuşağı şairleri gölgede kalmışlardır, çünkü yeteneksiz şairlerdi” (Aktaran Bezirci, Somut Gazetesi,  ‘40 Kuşağı’ Deyince, 8 Temmuz 1983). Eleştirmen Mehmet H. Doğan da, bir yazısında (Toplumcu Gerçekçilik, Nâzım Hikmet ve 1940 Kuşağı, Adam Sanat, Ocak 1991), 40 Kuşağı Toplumcularıyla, dönemin başta Garipçiler olmak üzere öteki grupları arasındaki ilişkiyi şöyle tarif ediyordu:  “Nâzım’ın ve solcu söylemin büyük etkisinde olan, kendilerinde şiir ve yazın yoluyla toplumu düzeltme, toplumsal düzene müdahale etme gibi bir misyonu varsayan bir grupla, Nâzım’ ın etkisinden en azından biçim bakımından izler taşımayan ve Nâzım’dan sonra Türk şiirinde yeni bir atılımı, değişmeyi başlatacak olan grup arasındaki zıtlık.” Mehmet Doğan, yazısının devamında bu kuşağın toplumcuların pek çoğunun niçin yeteneksiz olduğunu kanıtlamaya girişiyor, somut çözümlemeler yapmasa da kimi örnekler vermeyi ihmal etmiyordu.

Siyasa üzerinden yapılacak bir tarifle bu kuşağın şairlerinin imajını parlatmak, onları övmek ne kadar yanlışsa, Mehmet H. Doğan’ın yaptığı üzere, yeteneksizliği ya da başarısızlığı örneğin Nâzım’a ya da sol siyasaya bağlanmayla açıklama çabası da o kadar yanlıştır.

Peki niçin?

İşte burada, yazının asıl konusuna girmiş oluyoruz. Çünkü Attilâ İlhan’ın 40 Kuşağı’nın ikinci neslini temsil ettiğini düşündüğü dört addan (A. İlhan, A. Arif, Ş. Kurdakul ve E. Gökçe) hiç değilse üçü, yani A. İlhan, A. Arif, E. Gökçe, hem Nazım’ın hem de sol siyasanın etkisindeki şairler olarak önemleri ve yetenekleri konusunda uzlaşmanın görece kolay olduğu adlardır. A. İlhan’ın, daha lise yıllarından başlayarak, ölümüne kadar Nâzım’a “tutkun” bir şair olduğunu  ifade etmek bile fazladır.

Bu üç ad, Garipçilerin de İkinci Yenicilerin de yolundan gitmemiş ve her zaman toplumcu şiir hattında durmuş şairler olarak belli bir başarı çizgisinin üzerine çıkabilmişlerdir. 40 Kuşağı Toplumcularının ikici neslini temsil eden bu üç şairin de, kuşakdaşı olan bütün toplumcular gibi işkencelere maruz kaldıkları, sürgüne gönderildikleri, hücrelerde tutuldukları biliniyor. Onca ihbara, kovuşturmaya, yasaklamaya ve elbette işkencelerin en büyüğü olan yoksul, aç, işsiz bırakılmaya karşın bu şairlerin yetkin ürünler vermelerine bakıp, daha rahat, daha serbest olsaydılar çok daha üretken, çok daha “yetenekli” olabilirlerdi demek, bir yanıyla spekülasyon idiyse öteki yanıyla da adil ve kadirşinas davranmaktır, herhalde.

Ama biz olabilecek olan neydi ona değil de, olmuş olana odaklanalım ve bu kuşağın ikinci neslinin en üretken adı olan Attilâ İlhan’ın entelektüel/sanatçı kimliği üzerinde odaklanalım.

Uzun edebi-entelektüel yaşamı boyunca şiirin yanı sıra, eleştiri, deneme, roman, senaryo gibi pek çok türde sayısız ürün veren, sayısız temayı ve konuyu işleyen Attilâ İlhan kuşkusuz ki dipsiz bir kuyu. Bu nedenle, onunla ilgili bir yazı mutlaka uzun, sabırlı bir araştırma/inceleme sürecini gerektiriyor. Bense, daha kapsamlı bir çalışma için küçük bir girizgâh sayılabilecek bu yazıyla, Attilâ İlhan’ın bir entelektüel/sanatçı olarak hangi yönleri ve özellikleri sayesinde kuşakdaşlarından ayrıldığını ve toplumcuların tek tek ve bir gövde olarak görmezden gelindiği bütün evrelerde sevilmese, benimsenmese bile tanınan, “saygı duyulan” biri olmayı nasıl başardığını ana hatlarıyla ortaya koymayı deneyeceğim.

                                                                ***

Attilâ İlhan, bir orta sınıf çocuğu olarak dünyaya geliyor. İyi koşullarda büyüyor, iyi bir ilk eğitim alıyor. Nâzım’ın şiirlerini yakalatıp da, açılan soruşturmanın ertesinde kendisini cezaevinde bulduğunda bile, bu olanaklar sayesinde mahpusluğu bir çileye dönüşmüyor. Liseden atılmasının ertesinde bir takım özel okullarda okumaya devam edebiliyor. Babası, Danıştay’da dava açarak uzun bir hukuk mücadelesiyle, oğlunun öğrenim hakkını geri alabiliyor. “Beş parasız” bir genç olarak da olsa pek çok kez Fransa’ya gidip gelebiliyor. Bütün bunlar, kuşkusuz ki, Attilâ İlhan’ın ayrıcalıklı yanları. Bu, tamam. Ancak, tüm bu olanaklara ve avantajlara karşın hapislik, işkence, sorgu, sürgün gibi birçok kötü duruma maruz kaldığı, ihbar edildiği, aşağılandığı, yazmakta, okumakta, yayınlamakta sıkıntılar çektiği de aşikâr.

Attilâ İlhan’ı düşmanlarının bile önemsemesine neden olansa, bütün bu koşullarda boy veren birikimi, çalışkanlığı ve yaratıcılığı... Bunca kısa bir yazıda pek çok ayrıntıya eğilemesek de kimi nirengi noktalarını saptayabiliriz.

İlhan, 1943 yılında, henüz lise öğrencisiyken, çoğunlukla da toplumcu dergilerde, şiir yayınlamaya başlıyor. 1946’da, dayısı, ondan habersiz olarak, İlhan’ın şiirlerini CHP’nin açtığı şiir yarışmasına gönderiyor. Ödül kurulunda, İlhan’ın sonraki yıllarda sık sık “didişeceği”, eleştireceği Nurullah Ataç da var. Ataç, bu genç adamın şiirini ayakta ve büyük bir coşkuyla dinliyor. Sekiz kişilik kurulun toplandığı salonda, ikincilik ödülünün ona verilmesini kabul eden altı elden biri olarak onunki de havaya kalkıyor. İlhan, dikkatleri ilk olarak bu ödül sayesinde çekmiş oluyor. 

Attilâ İlhan’ın Milli Şef Dönemi’nin baskıcılığına o günlerde de müthiş bir tepkisi var. Ödülü reddetmeyi düşünüyor ama arkadaşları bunun riskli olacağını öne sürüyor ve kabul etmesi için onu ikna ediyor.

Böylelikle İlhan, kısa bir süre için de olsa, toplumcu eğilimleri olan genç bir şair olarak, ‘resmi’/merkezi edebiyatın saygıdeğer adlarından biri oluyor. Ancak, bu çok uzun sürmeyecek, ‘resmi’/merkezi edebiyatı temsil eden kimi dergilere gönderdiği şiirler, “tehlikeli” bulunarak geri çevirilince (Bkz. Hangi Edebiyat, s 375, 2002) bir ayağı merkezi edebiyat dergilerinde bir ayağı toplumcu dergilerde olan İlhan, bütünüyle yuvaya, toplumcu dergilere dönecektir.

1948 yılında Duvar’ı çıkaran İlhan’ın bu ilk kitabı, Nâzım’ ın ve 40 Kuşağı’nın birinci neslinin etkisi altında kimliğini bulmaya çalışan bir şairin arayışlarını yansıtmaktadır. Öte yandan, bu kitapta bile onu Türkçe şiirin bağımsız cumhuriyetlerinden biri haline getirecek olan özgün şiir tutumunun işaretlerini bulmak olasıdır.

Aittila İlhan, 1950’li yıllarla birlikte, yalnızca şiirleriyle değil, eleştirileri, denemeleri ve polemik yazılarıyla da öne çıkmaya, kendinden söz ettirmeye başlayan bir edebiyatçı oluyor, yavaş yavaş. Bunda Fransızca öğrenerek hem Marksist metinleri hem de Batı edebiyatını hızla okumaya, ‘kavramaya’ başlamasının büyük etkisi var. 1952 yılıyla birlikte, İlhan, Memet Fuat’ın kategorizasyonuna bağlı kalarak söyleyecek olursak, bir denemeci eleştirmen olarak etkinliğini/etkisini artırıyor.

Bu dönemde yazdığı yazılarla, olanca yakınlığına karşın, 40 Kuşağı’nın hem birinci hem de ikinci nesliyle arasına bir takım sınır çizgileri çizmeye başlıyor.  50’li yılların ikinci yarısına doğru giderek olgunlaştıracağı “Sosyal Realizm” e dair görüşleri de bu dönemde belirginlik kazanıyor. Bu yazıların bir bölümünüyse hem sağdan hem de soldan aldığı eleştiriler nedeniyle, bir polemikçi olarak kaleme alıyor. Bu nedenle, kıyametin kopmasına neden olan bu yazılarının bir bölümünü Mavi dergisinde yayımlıyor.  İlhan, o dönemde, 40’lı ve 50’li yılların edebiyatçılarını “Esas karakteri itibariyle ne bobstiller ne de aktif realistler Türk değillerdi” sözleriyle eleştiriyor, onları taklitçi olarak niteliyordu. “Sosyal Realizm” diyordu “onların yanıldıkları yerden işe başlıyor”.

İlhan’ın “sosyal realizm”i, döneminin merkezi edebiyat çevrelerince olduğu gibi, Türkçü-Turancı ve muhafazakârların edebiyat çevrelerince de “sosyalist gerçekçilik”le bir tutuluyordu. Gericiler ve faşistler İlhan’ı “kızıl”lıkla, Rusya’nın kuklası olmakla suçluyordu. Dönemin siyasal koşulları gözetildiğinde bunlar aynı zamanda birer ihbar niteliği de taşıyordu, elbette. Öte yandan İlhan, ısrarla, sosyal realizmle sosyalist realizmin yani sosyalist gerçekçiliğin farklı olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Doğrusu, yalan da söylemiyordu. Çünkü İlhan’ın sosyal realizm formülasyonu, her ne kadar o yılların baskıcı ortamına karşı bir kamuflaj niteliği taşıyorduysa da, resmi sosyalist gerçekçiliğe uymayan pek çok yan da barındırıyordu.

Atitla İlhan, neredeyse yazarlık kariyerinin en başından beri Jdanovcu anlayışı baskıcı ve şabloncu bulmuş, bunun yerine pek çok kez Plekhanov, Troçki gibi adları öne çıkaran biri olarak resmi sosyalist gerçekçilikle arasına bir sınır çizmişti. Öte yandan, kendi anlayışına bağlı olarak, bu tutumun taklitçi değil de “milli terkipçi” gözükebilmesi için, biraz da zorlamayla, görüşlerini Mustafa Kemal’in anlayışına bağlamaya çalışmıştı. 1954 yılında kaleme aldığı sosyal realizmle ilgili bir grup yazıda da zaten bu tutum açıkça gözükmektedir.

İlhan, Garip’e açık ve sert bir dille savaş açan ilk kişi olmuştu. Onun eleştirisi kuşkusuz ki yalnızca bireyci, taklitçi olarak gördüğü Birinci Yenicilere yani Garipçilere değil, “İnönü totaliterliği”  tarafından maddi olarak beslendiklerini ve desteklendiklerini öne sürdüğü grupların tamamına dönüktü. İlhan, bu grupları şöyle sıralıyordu: “…ilki Ataç, Garipçiler (Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rifat), Milli Eğitim Bakanlığı etrafındaki Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Azra Erhat, Halikarnas Balıkçısı, vs.; ikincisi, o tarihte B Takımı muamelesi gören Suut Kemal ve çevresindekiler, yani Fazıl Hüsnü, Cahit Külebi, Behçet necatigil, Oktay Akbal, Salah Birsel vb. ; üçüncüsü ise, Ülkü dergisi ‘Anadolucular’dı.”

Attilâ İlhan, İkinci Yeni’ye karşı açık ve gerçek bir taarruzu başlatan ilk kişiydi, belki de. İsmet Özel’in  “Türkçe şiirin son büyük atılımı” olarak nitelediği İkinci Yeni’yi karşısına alan İlhan ve Asım Bezirci gibi kimi adlar, acaba bu şiirin değerini görmezlikten gelen, onu küçümseyen kişiler olarak geri, gerici bir pozisyona mı düşmektedirler sahiden? Bu soruya doyurucu bir karşılık bulma çabası, bu sayfalara sığmayacak kadar uzun bir tartışmayı da beraberinde getirecektir. Ancak, şu söylenebilir, İlhan’ın, Cemal Süreya’nın giderek Yunus Emre’ye, Turgut Uyar’ın da “gazellere el atması”nı kendi şiiri ve eleştirel tutumuyla ilişkilendirmesi, belki abartılı bulunabilecek ama yabana atılamayacak ölçüde haklılık barındıran bir yaklaşımdır. Çünkü İlhan, şairliğinin her evresinde, Garipçilerden, asıl evresinde İkinci Yenicilerden ve 40 Kuşağı Toplumcularının tamamından farklı olarak, Divan şiirini, bu geleneği önemsemiş ve öne çıkarmaya çalışmış bir şair ve yazardı. Yine açık ki, Turgut Uyar’ın 60’ların ikinci yarısında, İkinci Yenici ‘içtihat’ın tersine ‘divan’ yazmış olması, bu şiirin mezarında biten çiçekleri sulamak anlamına geliyordu. Uyar’ın şiirinde olduğu gibi, genel olarak İkinci Yeni şiirinde meydana gelen bu kırılmada, İkinci Yenici şiirin “eskimesi” kadar, 27 Mayıs başta olmak üzere pek çok dinamiğin etkisi vardır. Ancak,  bütün bunlara, bu şairlere yönelik olarak soldan gerçekleştirilen eleştirilerin etkisini eklemek de gerekli ve haklı olacaktır. Unutulmamalı ki, İkinci Yeniciler 60’lardan sonra yalnızca divan edebiyatına doğru değil, “toplumcu” bir öz’e doğru da açılmışlardı.

Nurullah Ataç, Batı-Latin kültürünü ve sanatını mistifike edecek ölçüde önemseyen biri olmasına karşın, edebi macerasının her evresinde, divan şiirini bir hayli önemseyen, bu nedenle de hemen her yazısında bir beyit aktaran, bir divan şairinden söz eden bir yazardı. Bu, Attilâ İlhan’ın ifadesiyle, Milli Şef totaliterliği döneminde Garip’e en ciddi desteği günlerde bile böyle oldu. “Birinci eleştirme kuşağı”nın bir numaralı adı Ataç’tan sonra, “ikinci eleştirme dönemi”nin bir numaralı adı ve 60’ların başında Dönem dergisinin yazı kurulunda Turgut Uyar’ın “ortağı” olan  Cöntürk de yazarlığı süresince  divan edebiyatını önemseyen, bu konuda yazılar yazan biri oldu. Bu nedenle, Attilâ İlhan’ın, Uyar’ın divana yönelişinden kendine pay biçmesi abartılı bir yaklaşımdır. Öte yandan, bu abartıya itiraz etsek bile, belli türde bir etkisinin olabileceğini teslim etmemiz haktanırlık olacaktır. Çünkü saydığımız bu üç ad da, gerici/muhafazakâr çevrelerin tersine, divan geleneğini teslim olunması gereken değil, yararlanılması gereken bir kaynak olarak görüyordu. İşin ilginci, aralarında pek çok konuda bir zıtlık bulunmasına karşın, Ataç’la İlhan bu konuda birbirlerine dönemlerinin yığınla edebiyatçısına oranla çok yakın duruyordu.

Yazının başında da belirttiğim gibi, Attilâ İlhan bir dipsiz kuyu. Bu nedenle,  bütünlüklü bir fotoğrafına ulaşabilmek için, onun, değişik dönemlerdeki politik, estetik tutumunu dikkatlice incelemek ve bu dönemler arasındaki bağlantıları kurmak gerek. Bu yazıysa, oylumu nedeniyle, ancak bazı temel noktalara temas etme olanağı sunabilir. Yine de, şunu belirtmeden geçemeyeceğim. Attilâ İlhan, haylice önemsediğim, dikkatle okumaya çalıştığım, öğrendiğim, kimi açılardan örnek aldığım, yine de,  ömrünün son düzlüğünde, kendisini “Atatürkçü, milliyetçi ve solcu” olarak sunan, ama “Kürt sorunu yok, Kürt istilası var!” ya da “Türk üremelidir. Artan her bir Türk bebesi, bizi Ergenekon’dan çıkartacak bir kurtarıcıdır.” diyerek düşmanlık tohumları eken ırkçı “Türk Solu” (!) dergisinde yazan, yazabilen bir şair/yazar olması nedeniyle eleştirdiğim ve kınadığım bir yazardır.

 

m. bülent kılıç

Kültür, Ekim/Kasım/Aralık 2010