Anasayfa   l   Şiirler   l   Çeviriler   l   Yazılar   l   Mahfil   l   Linkler   l   Biyografi  l   Temas                                                                                                                   Müzik  l  Sinema  l  Politika

m. bülent kılıç

PİYASA ENİS BATUR’A NİÇİN ACIYACAKTI?

P’enis Roman adlı kitabın yayımlanması, geçtiğimiz aylarda, edebiyatlar ortamının olduğu kadar, magazin çevrelerinin de gündemini haylice işgal eden bir konuydu. Dedikodu dünyasına kitabın yazarı olarak fısıldanan ad onunki olduğu için olaydan canı en çok acıyan kişi de belki Enis Batur oldu.

Enis Batur, kendisiyle düşünsel-ideolojik bir ortaklığım olmayan, ancak karşı kampta da olsa önemsediğim ve önemsenmesi gerektiğine inandığım bir entelektüel. Bu nedenle, P’enis Roman cıvıklığı peyda olduğunda yazmayı aklımdan geçirdiğim bu yazıyı ancak şimdi yazabiliyorum. İçeriği ne olursa olsun o günlerde yazılacak herhangi bir yazı bizi de bu çirkefi yeniden üretenlerden biri kılabilirdi. Oysa sorun şimdilerde küllenmiş gözüküyor. O halde saygıyı elden bırakmadan, ama acımasızca eleştirebileceğimiz bir evreye varmışız demektir.
Devamını okuyun
 

m. bülent kılıç

KİRLİ SIZINTILARDAN KURTULMAK                      

"İslamcı şair Erdem Bayazıt 5 Temmuz 2008’de öldü. Türkiye solu onu, bir şairden çok, bir dönem ANAP milletvekilliği yapmış eski bir siyasetçi olarak tanıyor. Oysa Erdem Bayazıt, özellikle, 1972’de yayınladığı Sebeb Ey kitabıyla dikkatleri çeken bir şair olmuştu. Çok güçlü bir şair olmamakla birlikte, Sebeb Ey’deki şiirleriyle toplumcu- halkçı bir duyarlığı da barındıran kimi nitelikli şiirler yazmıştı. Bu şiirlerde de İslamcı kimliğine ilişkin bariz işaretler bulunuyordu elbette. Ancak Bayazıt bu bağlanmışlığını kaba bir biçimde yansıtmıyor, şiirin kendi dilinden, yordamından vaz geçmiyordu.

Oysa bu durum 1987 yılında yayınladığı Risaleler kitabında büsbütün değişmişti. Geçmişin İslamcı, ama halkçı şairi, şiiri iyiden iyiye gözden çıkarmış, niteliksiz, derinliksiz manzumeler yazan birine dönüşmüştü. Artık şiir yerine sadece kaba ideolojik propaganda ve aleni anti-komünizm vardı nağmelerinde"
Devamını okuyun
 


m. bülent kılıç


 

ARKADAŞ Z. ÖZGER ŞİİR YARIŞMASI İPTAL EDİLMELİDİR

(…)

Türkiye’de ödül kurumu üzerine çok yazıldı. 70’te Ece Ayhan “Müesses Ölüm Şairlerle Toplu Fotoğraf Çektirmek İstiyor” başlıklı nefis bir yazı yayımladı. 70’te Halkın Dostları dergisi Mobil’in ve TRT’nin açtığı yarışmalara karşı çıktı ve başlattığı kampanya sonucunda yarışmanın iptal edilmesine neden oldu. 70’lerin ortalarında Yansıma dergisi bir “Ödüller Özel Sayısı” çıkardı. 80’lerin ikinci yarısında Edebiyat Dostları dergisi karşı çıktı ödül kurumuna. 90’ların başında da Sanat Hareketi…
Devamını okuyun
 

m. bülent kılıç

MERKEZDE, DİYASPORADA VE TÜRKİYE’DE
ÇAĞDAŞ İRAN ŞİİRİNE BİR BAKIŞ


Yol

bana dediler ki
işte bu yoldur
bu da uçurum
ama kulak asmadım sözlerine
kendi bildiğim yoldan gittim
zor uzak ve sapa olandan
böylece vardım hedefime!

Nosret Rahmani

***

Giriş için bu şiirin seçilmiş olması rastlantı değil. Gerçekten de çağdaş İran şiirine pek çok açıdan yaklaşılabilirdi. Kronolojiye bağlı kalınabilir, akımlar, eğlimler çerçevesinde çağdaş İran şiiri irdelenebilirdi. Ama böylesi kusursuz ve zararsız faaliyetleri Fars Edebiyatı kürsülerinden hocalara bırakmak “insaniyet namına” doğru olan gibi görünüyor. Geçimini suya sabuna dokunmaz makaleler yazarak çıkaran bu efendilerin ekmeğiyle oynamanın ne alemi var! Bu yüzden de biz “zor, uzak ve sapa olandan” gidelim. Devamını okuyun
 

m. bülent kılıç SON YILLAR,YAYINEVLERİ, DERGİLER, ARAYIŞLAR…

60’lı yıllarda bir İlan Kurumu vardı Türkiye’de. Altı sayı düzenli olarak çıkabilen dergiler bu kuruma başvuruyor, kurumun sağladığı ilanı veya reklamı kapıyor ve bir sonraki sayısını çıkaracak parayı böylece elde etmiş oluyordu.

Fakat bir zaman sonra, sırtını kuruma yaslamış, abur cubur metinlerle, sağdan soldan yapılma seçkilerle, çeviri yazılarla doldurulmuş, hiçbir eleştirelliği olmayan niteliksiz dergiler kapladı piyasayı. Buysa hem okuyucunun seçebilme olanaklarının tam da böylesi bir bolluk aracılığıyla kısıtlanması hem de beğenisinin törpülenmesi anlamına geliyordu.Sonunda İlan Kurumu’nun bulabileceği ilan ve reklam sayısı da sınırlıydı ve bu süreçlerde kim bilir ne dolaplar dönüyordu.
Devamını okuyun
 
m. bülent kılıç GERİCİLER GEÇİDİNE DUR DEMEK

edebiyat dergilerindeki islami ve mistik yönelim üzerine

Yerleşik yargının tersine reel sosyalizmlerin çözülüşü 80 darbesinden daha etkili olmuştur, kanımca. Faşist iktidarın şiddetinden, bu beladan sıyrılma olanakları yeni yeni oluşturulmaktayken Türkiye bu kez de 90’ın büyük ideolojik darbesine maruz kalmış ve görece toparlanmakta olan sol hareket asıl darbeyi bu noktada yiyerek uzunca sayılabilecek bir dönem için ringlerin dışına düşmüştür. Devamını okuyun
 
m. bülent kılıç CÖNTÜRK’Ü YENİDEN HATIRLARKEN...

Türkçe edebiyatın ilk önemli maddeci eleştirmeni ve nesnel eleştirinin kurucusu Hüseyin Cöntürk’ün, edebiyattan uzaklaştığı 70’li yıllara kadar kaleme aldığı yazılar ve basılmış kitapları, Yapı Kredi Yayınları tarafından, iki cilt halinde yeniden yayınlandı.

Söz konusu iki cilt, 1955-1970 yıllarının en üretken edebiyatçılarından biri olan Cöntürk’ün, yöntem, görüş ve yaklaşımlarının bugünün gözüyle yeniden değerlendirilebilmesine olanak sağlıyor. Yaşadığı günlerde sık sık “Bugün yeniden yayımlamam gerekse eski yazılarımdaki görüşlerimin ne kadarını kabul ederim, bilemiyorum” diyerek yaklaşımındaki büyük dönüşüme işaret eden Cöntürk’ün yazıları yine de eksiksiz olarak kitaplardaki yerini aldı.

Müthiş bir tutku ve ödünsüz bir çalışma disipliniyle,
Devamını okuyun
 
m. bülent kılıç

PEKİ AMA KİMDİ ŞAİR?

I.

Kimdi ki şair: Agustus’a ya da bilmem hangi tirana kanlı seferleri sırasında eşlik eden, fetihleri, yağmaları meşrulaştıran, estetize eden bir uşaktı da.

Kimdi ki şair: Krala, şaha, padişaha, tanrıya, peygambere ve bilcümle iktidar odağına yaptığı onca “sempatik ikmal”i kitabına besmele kılan bir dalkavuk, bir cambazdı da.

Kimdi ki şair: Hunhar imparatorlara methiyeler, zalim ordulara marşlar düzen bir alçaktı da.

Peki ama kimdi şair?
Devamını okuyun
 

m. bülent kılıç

politikacı ve sanatçı ayrımı üzerine / UÇURUM BÜYÜYOR…

65 - 70 dönemi Türkiyesi için bir genelleme yaparak başlamak istiyorum.  Şudur: Dönemin solu içinde sanat pratikeriyle politik pratiker aynı kimsedir. Politik politika pratikleriyle sanat pratiklerini apayrı uzmanlık alanları olarak niteleyen bir zihniyet söz konusu değildir, demek istiyorum. Bu nedenle, 60’ların solcusu, öncelikleri ne olursa olsun, öteki alana ilişkin bir ilgi ve giderek de bir üretim faaliyeti içindedir.

Günümüzde adlarına daha çok politik politika alanında rastladığımız pek çok ad o sıralarda eş zamanlı olarak sanatla da uğraşmaktaydı. Hüseyin Cevahir, Gün Zileli, Eşber Yağmurdereli, Murat Belge vb. gibi kimseler ilk elde akla gelebilecek kimselerdir. Öte yandan, başat uğraş alanı olarak sanat pratiğini benimsemiş kimseler de dönemin parlak politik çehreleri arasındadır. FKF’nin ve TİP’in genç ve ateşin kadrolarıdır bunlar.Haluk Aker, Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Zühtü Bayar gibi adlar da bu cephe için ilk elde sıralanabilecek olanlardır. Yani, o zamanlar, politik pratiker sanat da yapan ve sanattan konuşan kimsedir Devamını okuyun

 

m. bülent kılıç İRAN: ŞİİRİN ÜLKESİ...

İranlı ünlü şair ve yazar Reza Beraheni bir süre önce Ankara’da yaptığı bir konuşmada “Günümüz dünyasının en parlak şiiri İran’da yazılmaktadır” demişti. İran şiiriyle öyle ya da böyle ilgili olan hiç kimsenin kolayca itiraz edemeyeceği bir yargı bu.

Şiirin ve şairin son derece önemli olduğu bir ülke İran. Herkesin ezbere şiir okuyabildiği, günlük konuşmaların sürekli olarak şairlerin dizeleriyle bezendiği bir ülke. Parklarda, meydanlarda şairlerin büstlerini görmek, tabelalarda adlarını okumak mümkün. Şairler için düzenlenmiş yığınla anıt mezar var ve bunlar İran’ın en çok ziyaretçi alan, turist çeken mekanları arasında.
Devamını okuyun
 
m. bülent kılıç

KORSAN KİTAP "TEHLİKELİ" MİDİR?

Kitap, önceleri rulo formundaydı. Kitap malzemesi olarak da çoğunlukla deri kullanılmaktaydı. Bu, okuyucunun aynı anda birden çok kitabı inceleyebilmesini ve not alabilmesini olanaksızlaştıran bir formdu, kuşkusuz. Roger Chartier’in Yeniden Geçmiş adlı kitabında haylice yerinde ifade ettiği gibi, rulodan forma düzenine geçiş gerçekten de insanlık açısından büyük bir adım olma niteliği taşıyordu. Kağıdın bulunduğu ve kullanıldığı tarihe kadar yazı, taş ya da benzeri yüzeylere, deriye, develerin oyluk kemiklerine ve başkaca yığınla malzemeye kaydedildi.

Matbaanın bulunuşuysa yazının serüveni içinde görkemli bir devrim anlamına geliyordu. Bu teknoloji sayesindedir ki bilgi küçük bir azınlığın tekelinden kurtulmak yönünde radikal bir adım atmıştır. Bilgiye ulaşabilmek konusundaki biricik sıkıntının matbaa teknolojisiyle aşılmış olduğunu söylemek mümkün değil elbet.
Devamını okuyun

m. bülent kılıç

'TELİF' KONUSU

Yaptığım araştırmaların sonuçları beni yanıltmıyorsa, Türkiye’de edebiyatçıların ‘telif’le ilgili tartışmalarının başlangıç tarihi 60’lı yılların ilk yarısına denk düşmektedir. Telifli ilgili tartışmalara koşut olarak,ayni anda, “Her hakkı saklıdır, yayıncının izni olmadan kullanılamaz, sahnelenemez” gibi kayıtlara rastlarız.

‘Edebiyat ortamı’ ilginç tartışmalar sahne olur bu dönemde. Bir dergiden bir şiir seçip bir başka yerde yayımlayanın mı, şiiri seçilmiş olanın mı telif ödemesi gerektiği bile tartışılır! Pek çok kimse, telif ödemenin yazara duyulan saygının bir gereği olduğunu yazar. Kimi dergiler, güçlükle çıkarılıyor olmalarına karşın, sembolik de olsa, bir telif ücreti ödemeye çalışır; bu tutumu yayıncılık ahlakının bir gereği olarak söz konusu eder.
Devamını okuyun

 

m. bülent kılıç Cumhuriyet Kitap'ın 11 Eylül 2008 tarihli 969. sayısında yayınlanan söyleşi...

‘ŞİİRİN 60’LARDAKİ SIÇRAMASINA KAYITSIZ KALINAMAZ’

- (Osman ÇUTSAY)-Nasıl bir ‘rönesans’tır bu saklı olan? Rönesans saklanabilir mi?
- Yanlış anlaşılmasın, ikisini karşılaştırdığımdan değil, ama şöyle söyleyebilirim: Bugün Rönesans diye bildiğimiz döneme adını veren Michelet de ‘Rönesans’ kavramsallaştırmasını bu dönemden çok çok uzun bir zaman sonra yapmıştı. Aslında bilgi, belli bir gözle, bir yöntemle değerlendirilmediğinde, herkesin gözünün önünde duruyor olmasına karşın hiçbir anlama ve değere sahip olmayabiliyor. Ben, benim bulguladığım ‘rönesans’ın da aslında herkesin gözünün önünde duran, ama türlü nedenlerle görülemeyen ya da görülmek istenmeyen bir şey olduğunu düşünüyorum.Biliriz, insanlık için çok değerli olan bazı arkeolojik buluntular, bazı defineler bazen bir lağım çukuru kazılırken de ortaya saçılıverebilirler. Ama genel kural, definenin kazara değil, aranarak bulunan bir şey olmasıdır. Bu da bir tür arkeolojik kazı gerektirir. Ben bunu yapmayı denediğimi söyleyebiliyorum. Benim için Saklı Rönesans küller altındaki yanık Pompei’yi açığa çıkarmak gibi bir şey.
Devamını okuyun
 

m. bülent kılıç Sanat Cephesi'nin Temmuz 2008 sayısı için düzenlediği soruşturmaya verilmiş yanıt...

(SANAT CEPHESİ)- 1) Sivas'ta 2 Temmuz 1993 yılında yaşanan acı olayların, sizde bıraktığı kişisel izlenimleri paylaşır mısınız?

Hepimizin kitaplardan, filmlerden bildiğimiz şeyler vardır. Savaşın, cinayetin, işkencenin bin türünü okumuş, izlemişizdir. Bütün bunlar da o konuya ilişkin bir aşinalık, onun nasıl cereyan ettiğine dair bir bilgiye sahip olma kanaati oluşturmuştur bizlerde. Yaşamımızı da çoğu kez aslında pek de dayanaksız olan bu öğelerle sürdürürüz. Ta ki gerçek silleler yediğimiz kimi büyük olaylara kadar... Sivas Katliamı’nın bendeki karşılığı da benzerdir.
İlk olarak söylemem gereken, böylesi bir olayın sahiden gerçekleştiğine inanmamak olmuştu. Hangi korkunç nefretin, hangi kinin, hangi barbar zihniyetin böylesi bir olaya gerekçe olabileceğini kavrayamamıştım. Ama gerçek yavaş yavaş ve acıyla içime nüfuz etti. Fotoğraflar gördüm, haber görüntüleri izledim, tanıkları dinledim. Hepsinden acısı, sohbet ettiğim, şakalaştığım, tartıştığım arkadaşlarımın gittikleri ve bir daha da dönmeyecekleri gerçekliğini deneyimledim…
Devamını okuyun

 
m. bülent kılıç

Sevgili CinNet,

Sitene, benimle yapılmış bir söyleşiyi koymuş, dolayısıyla da benimle düşünsel bir uyum içinde olduğunu hissettirmişsin. Gün geçtikçe daha da çoraklaşan bir iklimde en küçük bir yankının bile bazen normalden çok daha fazla bir etkisi, yapıcılığı söz konusu olabiliyor. Senin ilgin de beni şevklendirdi. Ancak, yazıyı siteye koyarken bir de not eklemişsin ki bu, öncelikle senin gibi bir dostumun, ama aynı zamanda da konuyla ilgilenebilecek başkalarının kafasında oluşabilecek kuşkuları gidermeyi gerektiren bir özellik taşıyor. Notunda diyorsun ki “. "Medyum (ortam) mesajı belirler" ilkesine sıkıca bağlı olduğunu bildiğimiz Kılıç'ın "Cumhuriyet" gibi son zamanların (uzun zamanların) tartışmalı medyasında arz-ı endam etmesi üzerine de düşündük elbette”.

Bu konu üzerine birkaç söz söylemek farz olmuş, anlaşılan. Öncelikle beni eleştirel bir gözle ve yakından izlediğin için bundan duyduğum hoşnutluğu belirteyim. Hoşnut oldum, çünkü sahiden de bu dostane eleştirel konumlanış bizlerin piyasaya karşı sigortasıdır. Kuşkusuz ki herkes önce kendi kendisinin sigortasıdır. Bu, herkes eylemlerinin sorumluluğunu namuslu bir insan olarak üstlenmek durumundadır anlamına geliyor. Fakat karşı saldırının böylesine pervasız, böylesine güçlü olduğu dönemlerde yoldan çıkmak, yılgınlaşıp teslim bayrağını çekmek ya da hiç değilse detone olmak hepimiz için daha ciddi riskler anlamına gelebiliyor. Böylesi evrelerde de, kendimizin dışındaki kimselerin eleştirileri bizlerin tutarlı bir hattı sürdürmemizin bir dayanağı, bir sigortası olabiliyor.

Gelelim yazdığın nota… Devamını okuyun

m. bülent kılıç

GARBİS ALTINOĞLU'NUN MEVLANA'YLA İLGİLİ MAKALESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ...

Dikkatinizi, yazılmış ve yayınlanmış olmasından hoşnut olduğum bir makaleye çekmek istiyorum. Mevlana'nın bunca gündemde olduğu bir dönemde solun konuya karşı ilgisiz kalması, büsbütün görmezlikten geliyor gibi durması gerçekten de yakışıksız olurdu. Garbis Altınoğlu, sistemin, sömürgen ve baskıcı yapısını sürdürmek adına kullanmaya çalıştığı ve kullandığı 'mit'lerle hesaplaşmak istiyor. Ancak, ben, yazdığı bu makaledeki eleştirel yaklaşıma kimi bakımlardan gönülden katılıyor olmakla birlikte, kimi açılardan da itiraz etmek gereği duyuyorum. Bu itirazlardan ilki Mevlana'nın sadece bir sufi olmadığıyla ilgili. Mevlana ve Mevlevilik, her ne kadar, Altınoğlu'nun da görünür kılmaya çalıştığı üzere, gerici ve baskıcı yapılanmalara payandalık işlevi görüyorsa da, bağımsız ve "estetik" bir işlevi sürdürmeye de devam ediyor.
   Devamını okuyun
 

m. bülent kılıç FURUĞ ÇEVİRİLERİNE DAİR

Furuğ'u (Foruğ-e Farruhzad), bu büyük İranlı şairi, önce dergilerde, Onat Kutlar ile Celal Hosrovşahi'nin birlikte yaptıkları çeviriler aracılığıyla tanıdık. Sonra bunlar Ada Yayınlarınca kitaplaştırıldılar. Kitabın kısa zamanda tükenen birinci baskısını bir yenisi izleyemedi, çünkü Ada Yayınları kapandı. Yıllar geçti, Furuğ'un yeni şiirlerine ulaşamadık, ama O' nun şiiri üzerine kaleme alınmış bir kaç yazı okuyabilme olanağına sahip olduk. 1996 'da YKY, Furuğ' un ikinci bir kitabını yayınladı, Türkçe'de. Bunu ise bu yıl Şule Yayınevince yayınlanan üçüncü ve Öteki Yayınevince yayınlanan dördüncü bir kitap izledi. Son üç çeviriyi yeterince başarılı bulamadık. Ya da , Onat Kutlar ve Celal Hosrovşahi'nin birlikte yaptıkları çevirilerdeki tadı yakalayamadık.Devamını okuyun
 

söyleşi:
osman çutsay-
m. bülent kılıç
 

 

"FİZAN EKSPRESİ" (RADYO PROGRAMI) ÜZERİNE BİRKAÇ NOT

sevgili dostum, yol arkadaşım osman çutsay, bir süre önce, benimle, açık radyo'da gerçekleştirmekte olduğum "fizan ekspresi" programıyla ilgili olarak bir söyleşi yapmıştı. o söyleşi 5 aralık cumartesi günü, yani dün, cumhuriyet'in hafta sonu ekinde yayınlandı. yer sorunu nedeniyle bir miktar kısaltılmış olarak elbette. benim "fizancılık" konusundaki söylediğimi düşündüğüm özel şeyler dışında metin, genel olarak benim tavrımı yansıtıyor. o bölümü de görebilseydim daha da mutlu olacaktım. yine de seviniyorum. bu sayede belki hem bu site daha fazla okunacak hem de programım daha fazla dinlenecek. burada, aslolan bir nicelik değil, nitelik elbette. gerçek muhataba, ona ihtiyaç duyan ama belki haberi bile olmayan insana ulaşmak, onu "böyle bir şey var" diyerek haberdar etmek. bilenler biliyor, bilmeyenlerse bu siteyi biraz kurcaladıklarında bile pek kolay görebileceklerdir ki hiçbir eylemim "ikbal" kaygısının güdümünde değildir.Devamını okuyun