Dikkatinizi, yazılmış ve yayınlanmış olmasından hoşnut olduğum bir makaleye çekmek istiyorum. Mevlana’nın bunca gündemde olduğu bir dönemde solun konuya karşı ilgisiz kalması, büsbütün görmezlikten geliyor gibi durması gerçekten de yakışıksız olurdu. Garbis Altınoğlu, sistemin, sömürgen ve baskıcı yapısını sürdürmek adına kullanmaya çalıştığı ve kullandığı ‘mit’lerle hesaplaşmak istiyor. Ancak, ben, yazdığı bu makaledeki eleştirel yaklaşıma kimi bakımlardan gönülden katılıyor olmakla birlikte, kimi açılardan da itiraz etmek gereği duyuyorum. Bu itirazlardan ilki Mevlana’nın sadece bir sufi olmadığıyla ilgili. Mevlana ve Mevlevilik, her ne kadar, Altınoğlu’nun da görünür kılmaya çalıştığı üzere, gerici ve baskıcı yapılanmalara payandalık işlevi görüyorsa da, bağımsız ve “estetik” bir işlevi sürdürmeye de devam ediyor.
Türkiye’deki eleştiri kurumunun gerçek kurucularından biri ve Türkiye’nin ilk maddeci eleştirmeni olan sevgili Hüseyin Cöntürk, 1966 yılında yayımladığı bir yazısında, divan edebiyatını, bir başka ülkenin edebiyatını okur gibi okumayı öneriyordu. Hangi tarihsel-toplumsal süreçlerin bir verimi olduğunu her zaman çok da iyi bilmediğimiz, dahası bilmek istesek bile başarmakta zorlanabileceğimiz, değişik ülke edebiyatlarına ait metinleri, her şeye karşın, nasıl okuyup haz duyuyorsak, divan edebiyatını da öyle okuyabiliriz, diyordu, demeye getiriyordu Cöntürk. Bu, benim gibi pek çok kimsenin, böylesi bir eleştirel yordama sahip olmaksın bile kendiliğinden başvurduğu bir yöntem.
Hayyam gibi, kendini İslam dinine vakfetmemiş kimselerin şiirlerindeki şarabı bile tasavvufi bir anlam arayarak okumaya çalışan çevrelerin bulunması gibi, tasavvufi kimi mazmunları, imgeleri, simgeleri bugünün estetik zevklerinden yola çıkarak “laik” bir okumaya tabi tutan bakış açıları da vardır ve bu, sanıldığından daha güçlü bir akımdır. Bugün insanların büyük bir bölümü, Hafız’ın, Mevlana’nın ya da başkaca divan şairlerinin şiirlerini okuduklarında, bu şiirlerden aldıkları hazdan dolayı bu şairleri “tanrı aşkı ne güçlü, imanı ne kadar sağlam” diyerek övmüyorlar. Bu büyük kesimin temel haz noktası, tersine, bu şiirlerle, bu şiirlerden süzülen-türeyen etkiyle -söz gelimi- kendi aşkları arasında paralellik kurmalarıdır. Yani, aslına bakılırsa, okunacak şairin ya da şiirin seçiminde İslami yönelimler etkili olsa da, şiirlerin okunuş biçimi dindışıdır/laiktir.
Yine de şu noktaya dikkat çekmekte yarar var: Özelikle 12 Eylül sonrası dönemde, Mevlana’nın, sadece Garbis Altınoğlu’nun dikkat çektiği ve haklı olarak sert bir biçimde eleştirdiği türde bir kullanımı söz konusu oldu. Bu kullanım bütünüyle yaygınlaştırılmaya çalışıldı. 90′ların ikinci yarısında, uzaylılarla bağlantılı-Mevlana felsefesini esas alan ama aynı zamanda da Atatürkçü olduğunu iddia eden tuhaf tarikatlar bile türedi. Bu düzlemden bakıldığında, kuşkusuz ki, Altınoğlu bütünüyle haklıdır.
Ancak, az buçuk Farsça bilen ve hasbelkader Mevlana’nın iki şiirini de çevirmeye çalışmış biri olarak söylüyorum ki, benim gibi kimseler de var ve bu insan grubu, Mevlana’nın ve Mevleviliğin sisteme payandalık eden bütün öğelerine karşın, altını çizerek söyleyelim, Mevlana’nın şiirlerinden haz duyuyor. Mevlana’nın bu tarz okunuşu, yaygın olmadığı için, pek de kolay canlandırılamayabilir. Fakat örneğin İran’da ve Tacikistan’da, Mevlanaseverlerin çok önemli bir bölümü onu bu biçimiyle okumakta ve önemsemektedir. Hayyam’ın, Hafız’ın ve Nima’nın şiirlerine güzelim sesiyle can veren ve solun baş tacı ettiği Ahmed Şamlu’nun seslendirdiği Mevlana albümü İran’da en yaygın albümlerdendir. Aynı biçimde, İran solunun büyük saygı duyduğu Hüseyin Alizade, baba oğul Şeceryanlar ve Şehram Nazeri gibi adlar sık sık Mevlana’nın şiirlerinden besteledikleri şarkıları icra etmeye devam etmekteler. Bütün bunlar, kuşkusuz ki, Garbis Altınoğlu’nun eleştirdiği türde bir Mevlana ve Mevlevi anlayışının bulunmadığına delalet etmiyor. Ancak, Mevlana’nın bu tarz bir okunma biçiminden farklı olarak da okunduğuna ve okunabileceğine işaret ediyor.
Ben, içler acısı hayat hikayesinin etkisini de katarak son derece saygı duyduğum İbn_i Sina’nın bütünüyle sağın ve gericiliğin eline bırakılmış olmasından büyük acı duyanlardanım. Bu, belki de, bütün o 12 Eylül sonrası ANAPlı yılların üzerimize yıktığı bir utançtır. İbn-i Sina’yı o dönemlerin Türk-İslam sentezcilerine terk etmiş ve bir daha da geri almaya çalışmayan bir sol gerçek bir sol olabilir mi? Benim önerim, taşıdığı bütün risklere karşın, bu riskleri gözardı etmeden, Mevlana’nın da bu sağcı, bu gerici kullanıma teslim edilmemesi biçimindedir.
Garbis Altınoğlu’nun yazısı Teori ve Politika dergisinin Bahar 2007 tarihli 45. sayısında yayımlandı.
