|
m. bülent kılıç
|
Ordusu Yılgın, Sancağı Ağırmış
Sonsuzun
ıslatıp yandan ayırırdım saçlarımı
kaşlarımı tükürükleyip düzeltirdim parmaklarımla
kusrederdim, kabahat işlerdim
uyardım gençliğin deli bilgeliğine
bilirsin, kalfadır budalalığa
bazan mehtapla ayartır
bazan ödetir bacını hicabın
terli banknotlarla
esse rüzgar , sanırdım hayat
mütebessim bir çamaşır ipidir:
vefadır, kurtarmak gerekir diye kederinden
yorgun bir çarşafın boyuna asılı durduğu
tereddütsüz atlardım, katılırdım bir girdaba
telafisiz olanın gecikme diye tarif edilemeyeceğini kanıtlarcasına
boş ver, derdim
topu topu upuzun sigaralarla atlatılacak bir badiredir bu da
bırak boş kovanları toplayanlara yaraşsın pişmanlık
apansız başlayan ve kısa süren çatışmalardan sonra
meğer ki kısaymış hayat,
demlenen bir şeymiş yolculuğunda
fasılasız çağırdıkça hatıra
çağırdıkça, son sözleri ölülerin
topuzlarını birtakım benekli ellerin kavradığı
ağır bastonlar olarak takırdayıp dururmuş beyninin basamaklarında
dönebilsek, köpüren dalgalar gibi dökülebilsek o ergen boşluğa
dönebilsek, dökülebilsek köpüren dalgalar gibi o ergen boşluğa
derdim: söndür kandili, ağlayalım
ve yordamsız dudaklarımız, ah öğretsinler birbirlerine
sendeleyerek ve yoklayıp fark ederek
karanlıkta birbirlerini
halbuki, sobaya odun atma sırası kimde
diye sorduğun zamanlar bile sirkeleşti çoktan
ve bilmiyorum artık
bilmiyorum
loş salonda, öylece uzanıp kanepeye
ilk buluşmanın ağaçları gibi kimdir hışırdayan
sonunda olan oldu, bak yaşlandım işte
suyun misafirperverliğine sarsıldı inancım
yazık, ordum yılgın, ağırmış sancağım
(Edebiyat ve Eleştiri, Eylül-Ekim 2001)
|