|
Olcayto Art
|
Gördüğüm Müziktir
Yanılmıyorsam dört yıl evvel İstanbul’un
‘önemli’ müzik mekânlarından biri olarak bilinen Maslak Venue’de
Latin müziğinin yeni parlayan yıldızı Manu Chao konserine davet
edilmiştik. Bizi davet eden tonmayster arkadaşım mekânın çok iyi bir
ses düzeneği olduğunu, ve de iyi bir konser olacağını müjdelemişti.
Bir müzisyen olarak daha çok geleneksel halk konserlerine
alışkındım. Birçok şeyin değiştiğini, özellikle ses, ışık ve görüntü
olanaklarının bu tip yeni nesil yerlerde konsere önemli bir işlev
kazandırdığını biliyordum. Anlayacağınız biraz cahildim. Bunun yanı
sıra Manu Chao’nun ‘muhalif’ bir müzisyen olduğunu da zaten bilerek
gelmiştik. Konsere duyduğumuz merakı kapı girişindeki boğucu
kalabalık ve üst baş araması biraz giderdi. Ama daha çok içeri
girdiğimiz anki manzara görülmeye değerdi: büyük, görkemli Efes
Pilsen stantları, efes pilsen tişörtlü ‘işçiler’,her yanda eli
efesli gençler; yer gök efeslenmişti. İnsanı titreten volümdeki
müzik de dâhil her şey. Gerçek bir sponsorlukla karşı karşıyaydık.
Açıkçası bu bizim için bir ilkti. Gariplendik. Arkadaşımla ‘şimdi
racon böyle’ dercesine birbirimize bakarak bu şaşkınlığımızı
gidermeyi erteledik.
Konuşmaya, sohbete aman vermeyen bir organizasyon vardı. Yüksek
volümlü müzik, su kıvamında içilen soğuk biralar, kızaran sucuklar,
burgerler, birbirleriyle piknik havasında oynaşan çiftler… Yalnızca
sözcükler yoktu, yabancılık yoktu, un ufak aynılaşmıştık; herkes
tanıdık olmuştu… Özgürlüğün 68 model bahçesinde gibiydik.
Ön grup olarak sahneye Baba Zula çıktı (ismi çok güzel bir grup).
Müzikleri oldukça ‘yeni’, yer yer tanıdık ve yaratıcı. Gayet de
başarılı bir sahne yaptılar. Ardından gecenin as yıldızı Manu geldi.
Üzerinde adeta Paris ya da Porto Allegre’nin varoşlarından
geldiğinin bir nişanı gibi giymiş olduğu eşofmanı ve tişörtüyle
Latin ateşini fişekledi. Eşofmanı onun bayrağıydı: varoşların
bayrağı. Müziğinin sözlerini anlamasak da sanki bizden başka herkes
anlıyor gibiydi. Birbiriyle bağlantılı olarak çalınan birkaç şarkı
sonrasında sahnenin önlerinde kümelenmiş bir grubun omuzları
üzerinde yükselen iki genç büyük bir pankartı açmaya çalışırken biz
de meraklandık: yine mi efes pilsen diye. Oysa tahminimizde
yanıldık, hem de çok fena. Tamı tamına hatırlayamıyorum ama özetle
Viva Zapata,Viva EZLN gibi bir şey yazıyordu pankartta. O anda bütün
psikolojimiz değişti. Manu da pankartı açan arkadaşlara selam
çakınca atmosferin politiği de değişime girmiş, efes pilsen o an
kısa devre yapmıştı. Efes dediğin Zapatistlere sponsorluk yapacak
değildi. Kaldı ki Latinler tekila ya da marihuana içerdi. Ama Manu,
gençleri Latin tadında efesle buluşturmanın mariuana etkisini
yaratmıştı.
Manu coşuyor ve coşturuyordu. Ortalık, hatıralarımdaki ‘eski’ örgüt
gecelerinin(içkisiz) havasını andırıyordu. Müzik artık herkesin
içindeydi. Devrimci, enternasyonalist, anarşizan duygular, biracı,
eğlenceci, zevkçi duygularla müthiş bir kaçamak yaşıyordu sanki.
Efes’in sponsorluğu sayesinde herkes biraz Manu, biraz Maradona,
biraz Zapata biraz Allende olmuştu.
Manu kesintisiz söylediği şarkılarına kısa bir ara verdiğinde biz de
yükselen hararetimizi iki bira ile çimenlerin üzerinde gidermeye
koyulduk. Hem rahatladık hem gerildik. Alışkanlık gereği bu
alışkanlık dışı durumun değerlendirmesini yapamamanın dayanılmaz
sıkıntısını yaşıyorduk. Tam o esnada konsere girerken de
karşılaştığımız anarşist bir arkadaşımızla karşılaştık Mütevazı bir
gururla sordu: bizimkileri gördünüz mü Ezln… pankartı açtılar? Biz
de gayet yorumsuz: evet, gördük dedik. Bir şeyler söylemek mümkündü
ama mümkün de değildi. Az sonra ikinci yarı başladı. Şimdi kafalar
biraz daha iyiydi ama ilk bölümdeki pankart ‘çılgınlığı’
engellenmişti. Pankartın tahrik ediciliği bu defa da milli esnaf
güdüsüne sahip efes görevlilerince önlenmişti. Tepki sivil değil,
sarhoş değil, oldukça uyanık, müteşebbisti. Gerçi pankartı asan
grubun dışındakiler kanımca Ezln, Zapata falandan bihaberdi.
Kalabalık, kelimenin tam anlamıyla güruhtu. Kendini bir ibadet gibi
biraya ve müziğe kaptırmıştı.
Gecenin sonunda herkes kendini biraz yaşamış, ambulans, polis v.s.
siftah yapmamış, Manu ve ekibi gitarını- tumbasını toplayıp gitmiş
ortalıkta boş bira şişelerini ve mekânı toplayan işçiler kalmıştı.
Birçoğu için sorgulanmaksızın hatıralar sandığına atılan bu yaz
akşamı, beni ise gündemimize daha çok 90 sonrası girip kısa zamanda
sanatın ve sanatçının gönlüne taht kuran: sponsorluk olgusuyla
yüzleştirmişti. Nasıl bu kadar meşruluk kazanmış, bu kadar hâkim
olmuş, el attığı şeyleri de kendiyle birlikte yüceltir olmuştu?
Teorik olarak medya, pratik olarak müteşebbis sermaye hazırdı
aslında ama etik nereye kaybolmuştu? Etiği sponsorlarda aramak
saflık olur. Müzisyenlerde, ‘sanatçılarda’ aramak da, kritik konusu
yapmak da toplumsal ve bireysel bir alışkanlık olmanın uzağına
düşmüş, ‘eleştirmenlerin’ sözlüğündeki anlamı değişmiş, ‘yeni’ bir
etik gelişmiştir. Bizde ‘yeni’ olan bu durumu nimet kabul etmenin
altında yatan fetiş bir batılı gibi olma, batılıya beğenilme arzusu,
müzisyenler arasında yerleşik bazı modern dogmalar ve kabuller
üretmiştir. Sanatçının değişen pazar mekanizmalarına gösterdiği uyum
pratiği zamanla dinleyiciye de bulaşmıştır: paradigmayı ideolojik
olarak bütünleyen ‘uzman’ bir tüketici kategorisi olarak
tanımlanabilir dinleyiciye. Sözde etkin, oysa üretici sürecin
tamamen dışında, verili olanı reddetme hakkını kullanamayan,
öznelliğini eğitimine borçlu piyasanın hazır ve nazır hedef
kitlesine. ‘Dinleyiciler’ ve ‘sanatçılar’ birbirleriyle bu kadar
özdeş oldukları halde aralarına bir üçüncü aktör olarak giren
prodüksiyon ve pazarlama bileşeni, yani müzik endüstrisi bu iki
failin de önüne geçmiş, Adornovari bir deyimle onların ilham kaynağı
olmuştur. Haliyle müzisyene kalan, ‘sanatçı’ efsanesini, dinleyiciye
kalan da ‘ kültürlü dinleyici’ efsanesini ağzının tadını bozmadan
yaşamak, kendini etkinliğe boğarak modern dogmalarını yüceltmektir.
Oysa bunlar o derece formel, entelektüel duyarlıktan uzak
kabullerdir ki acınası bir cehalet de içerirler. Yukarıdaki bahse
sofistike bir referans oluşturması bakımından önemli bir örnek:
Louis Armstrong’un ünlü ‘iki tür müzik vardır: iyi müzik, kötü
müzik; ben birincisini dinlerim’ lafının yol açtığı, burjuva
ideolojisine özgü totaliter bir ayrım. Evet, Armstrong böyle bir laf
etmiştir ve ben bu lafın ardında maalesef derin bir anlam
göremiyorum. Ama bu lafın günümüzde çok açık bir bakiyesi de
oluşmuyor değil: iyi müzik nihayetinde dinleyebildiğin, markette
olan ve hatta sana iyi olduğu yönünde prospektüsü sunulan, en son
imkânlarla ‘en yeni hislerle’ hazırlanmış bal gibi piyasanın
hikmetiyle yapılan müziktir. Peki ya kötü müzik? O’nu kim bilebilir
ki: kaydedilmeyi hak etmeyen, çağını yakalama safsatasıyla
çoğunluğun, ortalamanın vehmiyle malul olmayan, tekniği taçlandıran
bir kurgu olmaktan uzak, cezasını yalnız insanın kalbinde çeken bir
müzik mi acaba. Bakiye: müziği damızlıkmış gibi gezinen starlar,
tercihi kerametmiş gibi yaşayan ideolojiler üstü hayranlar.
Armstrong şöhretin beyaz etkisine fazla kapılmış olsa gerek ki ‘ne
mutlu türküm diyene’gibi bir laf etmiş ama biz biliyoruz ki
Armstrong’u, dinleyemediğimiz ve de dinleyemeyeceğimiz bir çok
isimsiz (yaptığı müziğin iyi ya da kötü olduğuna hiç mi hiç kafa
yormayan) siyahi ozana borçluyuz, iyi müzik dinleyicisi olmamıza
değil. Peki, Manu Chao konserini neye borçluyuz? O’nu buraya iyi
müzik dinleyenler mi getirdi, ya da zapatistler mi yolladı? Çok
açık: sponsoru, pazarlamacısı kanalıyla geldi, onlara rağmen değil.
Bunu düşünmek bile gündelik insanı zorluyor, bağımsız bir faaliyeti
olanaksız olarak görmesine neden oluyor. Çünkü henüz bir zamanlar
Avrupa’da yapılan cinsten bağımsız bir politik-protest müzik
festivali yapmaya muktedir bir örgütlülükten ve inançtan uzağız.
Çünkü günlük bir gazetenin sayfasında ‘yakında yapılacak bir devrim
için sponsor aranmaktadır’ ibaresinin yazıldığı günleri yaşıyoruz.
Pazarlanabilir bir muhaliflik olumlanırken muhalefeti piyasaya
teslim etmeyen müzik ve dinleyici neyle mahkum ediliyor; yasa dışı
faaliyetle mi korsan etkinlikle mi? Kapitalist bir sponsor güdümünde
muhalif bir şey yapabilmeye olan koşulsuz inanç kapitalizme
Kautsky’den daha fazla inanmayı gerektirir ki bugün inancın düzenle
sınavının altın çağını yaşıyoruz. İyi ya da kötü, bir sponsorla
çalışmak başka(ondan kurtulma pahasına), ‘onsuz olmaz’ diyerek onun
ideolojisini yaymak başka şeyler. Bugünün tabiriyle ‘işinin patronu
olmaktan’ bahsediyorum yani. Bu konuda bizlere yol gösteren bir inci
de Mikis Teodorakis’den. Kendileri demiş ki ‘benim müziğimi dünyanın
en ücra köşesine her kim ulaştırır ise onunla çalışırım, mafya bile
olsa’. Buradan ben şunu anlıyorum ki Teodorakis iyi müzik yapıyor.
Çünkü mafya kötü müziğe para yatırmaz, doğası gereği. Teodorakis
kadar yakın arkadaşı Zülfü Livaneli de doksan sonrasındaki
değişimini Hipodrom konseriyle taçlandırmıştı. Yanılmıyorsam, CHP ya
da T.C. Devletinin bir bakanlığının sponsorluğuyla çıktığı
konserinde ‘yiğidim aslanım burda yatıyor’ derken işaret parmağıyla
Anıtkabir’i gösteriyordu. Sonrası hepimizin malumu. Sanat
etkinliklerindeki ana belirleyen olarak bir sponsor ihtiyacı artık
işin doğal bir parçası haline geleceğinin sinyallerini tabiî ki
öncelikle devlet eliyle yapılan etkinliklerle de veriyordu.
Özellikle son yıllarda konser, festival, üniversite etkinliklerinin
tamamına yakını sadece bütçe gerekçesiyle sivil inisiyatiften
koparılıp ticari aktörelere terkedilmiştir. Bu etkinliklerde
pazarlanan müzik yine son yılların trendi müziği olarak kabul gören
‘rock’ müzik ve müzisyenleri başta olmak üzere pop ve arabesk
tabanlı müziklerdir. Bunun özellikle üniversitelerde yaygın hale
gelmesi tesadüf değildir. Hele hele ‘rock müzik’in bu portföydeki
yerinin yükselişi hiç tesadüf değildir. Miller, CocaCola, Wolksvagen,
Efes Pilsen, Marlboro, Pegout, Turkcell... v.b. firmaların
etkinliğinde yer alan bir müzisyen, ikinci gün üniversite konserine
üçüncü gün de bir bara, gece kulübüne çıkmakta ve rock müziği
yaparak hayatını idame ettirmektedir. Fakat her nedense buralarda
boy gösterenleri başka yerde hele de bütcesi olmayan etkinliklerde
görmek olanaksızdır. Belli formasyonda bir müşteriye, mekânsallığa
pazarlanabilen rock’un nasıl bir müzik olduğu, çok az bir kısmı
dışında maalesef hiç de kafa yorulamayacak bir durum. Özetle,
elektrik gitarlı pop: hikâyelerin biraz daha bireye kaydığı,
gündelik olanın eskisi kadar yüzeysel ama daha yeni bir jargonla
ifade edildiği, dinleyici yaşını geçmişe oranla daha aşağı çekmeye
muktedir, tanıdık, evcil. Fakat onların bu zararsız, yumuşak huylu
rock’unun genç kitlelerin ilgisini çektiği aşikâr. Gerçi yabancı bir
grup geldiğinde bizim rock’cular alt grup oluyorlar; yani taşeron
kalıyorlar. Davul-Bas-Elektrik gitar saunduna sıkışmış New York
aksanlı bir Türkçeyle aşağıyı yakalamaya çalışan, gözlemci orta
sınıf mantığını bir türlü aşamayan bu müziği, festival afişlerinde
görmek yetmez, dinlemek ve anlamak gerekir. O da yetmez, hak
ettikleri değerle onurlandırmak gerekir. Türkiye’de müzisyenlerin
birçoğu, hiçbir zaman yaptıkları müziğin sistemle ilişkisini,
politik koordinatını açıktan deklare etmez, etik meselelere fazla
girmez, kendi müziğini eleştiremez ve eleştirilmesine olanak vermez
yalnızca ‘biz de böyle bir şek yaptık işte’ gibi aslında
tüketicilerini zorlamayan ama onlar için yapılan o ari müziği
yaparlar. Ya rock yaparlar ya halk müziği ya da özgün müzik (neden
özgünse) denilen şeyi v.s. Çünkü bunu açıktan ifade ederlerse
işlerinden olacaklarını bilirler. Geçerli olan tarz gidilen
etkinliğin maksadına ve içeriğine uygun bir çift tumturaklı sözle
olayı kapatmak, en azından suyu bulandırmamaktır. Bu müziklerin
içeriği de son yıllarda fena halde birbirleriyle özde aynılaşan bir
formata girmiştir. Bir rock’cunun söylediği popçununkinden, onunki
türkücününkinden pek de farklı değildir. Şarkılarda muhalif bir
söylem varsa da bu temennilerden öteye gidemeyen, öneremeyen,
bağırmayan, çağırmayan, çomak sokmayan dolayısıyla da yaşamayan bir
muhalefettir. Sadece muhalif duygular değil başka temalar da
alabildiğine konformist, alabildiğine pop bir kurguyla yapılan
klişe-montajlardan ibarettir. Son yıllarda müzikteki içerik dünya
genelinde de aynılaşma eğilimindedir. Bunun en önemli nedeni tabii
ki ulus aşırı tekellerin hegemonyasıdır. Aynı zamanda da geleneksel
ve anonim(kolektif) olanın kendi yaratıcı dinamiğini yitirmesi,
tamamen ticari bir pazara doğal olarak intibak edememesidir. İşin
kötü tarafı müzikteki biçimci- teknokrat zihniyet mahalli icralara
kadar bulaşmış, müziğin işlediği birçok tema ‘iş yapmaz’ kaygısıyla
kapı dışarı edilmiştir. Yeni müzik insanlığın yakıcı meselelerinden
uzak, sıradan yaşantının şiirinden uzak hayatı var eden emekten,
işçiden, sanayiden, köylüden ve doğadan uzak bir muhtevaya yelken
açmıştır. Satılabilir, pazarlanabilir müzik korkarım yeni bir
kategori yaratmaya doğru yol almaktadır: Darvin’in doğal seleksiyon
tezinin pratikçisi olarak piyasa, sponsor ve global sermaye
hegemonyasıyla. Sistem bu durumu tolere etmek için dünyanın farklı
yerlerinden mahalli müzikleri de ‘modern müziğin’ aksesuarı
yapmaktan geri durmamış. Yeni Pop Rock, ‘World Musıc, Hip-Hop,
Elektronik ve bu müziklerin alt türleriyle müzik endüstrisi ‘farklı
seslere ve alt kültürlere’ de sözde olanak tanıyan, çağımızın siyasi
ideolojisiyle örtüşen liberal bir fantazya yaratmıştır. Pek tabii bu
duruma öncelikle maruz kalan kent insanıyla(okumuşla) taşra insanı
(okumamış) arasında zaten var olan iletişim sorunu daha da garip bir
hal almaktadır. Sorun, şimdi pazarın ‘nimetlerini’ direkt
tüketenlerle o nimetlerin dolaylı etkilerini yaşayanlar arasındadır;
hem coğrafi hem sınıfsal hem de kültürel formasyon olarak.
Konjonktürün bizdeki fotoğrafı şudur: Taşradaki insan hala Âşık
Daimi, Âşık Gülabi, Şivan Perver, Özay Gönlüm v.d. dinlemekte ve
kentli elit tarafından hâlâ cahil olarak anılmaktadır. Aklı malik
kent müzisyeni de daha çok bizi ne anlasınlar havasında, feodalizmle
yaşıt laflarla yüzlerini iyi müziği borçlandıkları batıya
dönmektedirler. Oysa batı sorgulamak, sormak gibi analitik aklı da
salık veren bir ‘istikamet’. Kentteki müzisyen pek ala sorabilir:
Neden taşradaki bir insan hala ‘yiğit gölgesinde yiğit saklanır,
kötülerin dalı gölgesi olmaz’ ya da
‘Zenginin sözüne delil diyorlar,
Yoksul söyleyince deli diyorlar
Zamane şeyhine veli diyorlar
Gün geçtikçe artar delimiz bizim…
diye devam eden bir şarkıyı dinliyor da beni dinlemiyor; beni satan
bu kadar mı yeteneksiz? Ama işte taşra, kenti belli bir yere kadar
tüketiyor. Hele, söz konusu müzik ise kent yapımı müzik taşraya
gidinceye kadar sararıyor soluyor, belki dinleniyor ama o kendine
has geçiciliğiyle taşralının dünyasında çok eğlencelik kalıyor ki
onları çok fazla eğlendiremezsiniz. Aynı işçiler gibi onlar da en
fazla bir gün iki gün eğlenirler, üçüncü gün açlık bastırır.
‘Sanatçı’ sıfatını bir şekilde taşıyan insanların artık bağımsız bir
faaliyet yürütme, gelemeyene gitme, verili durumu aşma arzusu
olmadığı gibi herhangi bir memnuniyetsizlik sergilememeleri de
oldukça manidar. Onlar yalnızca müziklerini yapıyorlar ve
satıyorlar; bu işi gönüllü yapan üç beş kişi de ya kötü müzik
yapıyor ya marjinal kalıyor ya da amatörlükleriyle küçümseniyor,
dışlanıyor. Fakat taşranın bu katılığının farkında olanlar yine
festivaller yoluyla burayı hem daha aktif bir pazara hem de daha
‘dünyaya açık’ bir sosyaliteye dönüştürmenin yollarını arıyorlar.
Son yıllarda özellikle Kürt insanlarının yoğun olarak yaşadığı
kentlere, her nedense yoğun bir oranda ‘kültür sanat’ etkinliği
pazarlanıyor. Bazı büyük etkinlikleri de kürt kurum ve sivil toplum
örgütleri tarafından yapılıyor.Ellerinden ‘kimlikleri çalınmış’ kürt
halkına festivaller kanalıyla nasıl bir kimlik pazarlanıyor: İbrahim
Tatlıses kimliği mi? Kürt olduğu halde bir kez olsun bunu deklare
etmeyen,edemeyen. Üstelikte Tatlıses’e sponsor çok, sponsor olunacak
insan mı yok? Bu festivalci ve sponsorlar taşradaki yerleşik
alışkanlıkların, değerlerin genç kuşaklar üzerindeki etkisini
kırmanın ve restore etmenin uzun vadeli planlarını hayata geçirirken
özellikle muhalif sanatçıların hiçbir örgütlü projesi yok.
Hatırlayacaksınız İstanbul’da düzenlenen BarışaRock bile CocaColanın
festivaline nazire olsun diye hiç de gerçekçi olmayan bir saikle
yapıldı. Umarım coca cola işi bıraktığında da bağımsız kalarak devam
edilir. Sanatçıların bir aradalığı, örgütlülüğü değişen dünyada
neredeyse imkânsız bir şey. Tamamen ekonomist yapıdaki meslek
örgütlerini saymazsak tabii. Onları iki şey bir araya getirebiliyor:
paranın ve politikanın tartışılmaz gücü. Ve yarattığı popülarite.
İşin garip tarafı bir siyasi hareketin ya da politik içeriği olan
bir etkinliğin de faturası günbegün artıyor.
Bunun nedeni her ne ideolojik yapıda bir örgüt olursa olsun, popüler
isimleri tercih etmeleri. Özellikle ‘sol-sosyalist’ cenahta yer alan
örgütlerin çoğu düzenledikleri etkinliklere artık mahalli
sanatçılar, amatörler yerine ‘kitle müziği’ yapan profesyonelleri
çıkartıp taraftar tavlama adına hatırı sayılır paralar veriyorlar.
Böylelikle de aşağının sesini kendileri de biraz kısmış, piyasa gibi
davranmış oluyorlar. Oysa bugün birçok insanın tanıyıp bildiği halk
ozanı bir zamanlar yine solcuların-sosyalistlerin düzenlemiş olduğu
Âşıklar Şenliği’yle ismini duyurmuştur. Tabii o zamanlar âşığın
ünlüsü ünsüzü yoktu. Piyasa koşullarında bağımsız müzik yapabilmek
için bin bir zorlukla karşılaşan birçok müzisyenin (ki, bazıları da
müziği bırakmak zorunda kalmıştır, tıpkı devrimciliği bırakanlar
gibi) en yakıcı sorunu yaratıcılık ve üretkenlik değil toplumsal
yapının her alanına sirayet etmiş seçkinci, popülist ve sığ bir
iktidar arzusuyla malul zihniyetlerdir. Bu zihniyet karşımıza
sponsor vesaire olarak çıkarken bazen de ‘ demokrat’, ‘devrimci’ ve
unutmamak lazım ‘ilerici’ ve örgütlü olarak çıkabiliyor. Burada
çizdiğim tablo karamsar bir tablo değil mevcut durumun bir son
iyimser uç için sorgulanmasıdır. Bahsini yaptığım meseleler burjuva
toplumunda sanat üst başlığı altında yüz yılı aşkındır mercek
altındadır. Bugün sanatsal etkinliğin bağımsızlığı, sanat insanının
bireysel yaratım özgürlüğü geçmişe oranla daha fazla zan altındadır.
Özellikle müzik, geçmişte olmadığı kadar ajitasyon-propaganda
materyali olmuş, reklâmların, televizyon ve eğlence dünyasının
olmazsa olmaz bir parçası haline gelmiştir. Sanatsal faaliyeti
özgürlük sorununun bir parçası olarak gören herkes nasıl bir devrim
sponsorsuz yapılmak zorundaysa o devrimin samimi ve özgür şarkılar
söyleyerek yapıldığında gerçek bir devrim olacağına duydukları
inancın arayışında olmalıdır. Bu arayış öncelikle hali hazırdaki
kabulleri, üretim ve tüketim etkinliğinin tüm aşamalarını her an
sorgulamak, sanatsal faaliyeti, konumuz itibariyle müziği hayattan
kopuk gündelik bir etkinlik olarak gören kapitalist zihniyete terk
etmemeyi gerektirir inancındayım. Özellikle müzik insanlığın en eski
dilidir, hala da insanlığın onun karşısındaki zaafı metafizik bir
içerikte sürüp gitmektedir. Bunun en büyük göstergesi gündelik
hayatımızdır. Müziğin toplumsal rolünü küçümsemek gündelik hayatı
atlamaktır ama aynı zamanda müziği markette değil hayatın akışında
arama, yaratma ihtiyacının her bireyin bir ihtiyacı olduğunu
duyumsamak insanı bir özne olarak tanımlamaktır. Bir ihtimal daha
var o da piyasanın sunduğu alternatifin yarattığı gizli, sinik
özneyi reddetme ihtimali. Ben bir müzisyen olarak şunu salık
verebilirim, her zaman iyi müzik diye bildiğiniz ya da duyduğunuz
şeyleri değil arada bir de kötü müzik dinleyin, onlara şans tanıyın,
tabii bulabilirseniz. Diyelim bulamadınız o zaman siz yapın,
göreceksiniz: kötü olacak. Kendinizi kötüye alıştırın, alışalım.
Kötü, elinden iyiliği alınmış olandır… artık.
Yazan: Olcayto Art - 02 Temmuz 2005 Kyanak: KöXsüz
|