Garbis Altınoğlu
GARBİS
ALTINOĞLU'NUN MEVLANA'YLA İLGİLİ MAKALESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ...
M. Bülent Kılıç
İlgili yazı için lütfen tıklayın.
|
Mevlana
Celaleddin-i Rumi: Dünya ve Türkiye Burjuvazisinin Sevgilisi
Giriş
6 Mart 2006'da
UNESCO'nun, 2007 yılını Mevlana yılı olarak kabul etmesi ve 2007
yılı içinde Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin değişik ülkelerde anılması
için karar alması, dikkatleri bir kez daha bu ünlü düşünür üzerinde
topladı. Bu vesileyle Konya'da, Türkiye'nin başka yerlerinde ve
başka ülkelerde Mevlana'yı konu alan bir dizi etkinlik yapıldı.
Mevlana'ya
duyulan ilginin Türkiye sınırlarını çoktan aştığı ve dünya
burjuvazisinin bu düşünüre adeta aşık olduğu biliniyor. Örneğin,
Aksiyon dergisinin 1 Ocak 2007 tarihli sayısında yayımlanan "Mevlana'sız
Medeniyetler İttifakı Olmaz" başlıklı yazıda "Mevlana'yı tanımak ve
anlamak için" Konya'yı birkaç kez ziyaret ettiği söylenen ve
"Mevlana'nın evrensel fikirlerinin" projeye ("Medeniyetler İttifakı
ya da Uygarlıklar Bağlaşması projesi"- G. A.) mutlaka yansıtılması
gerektiğini belirten Avrupa Komisyonu Danışmanı Prof. Dr. Angelo
Santagostino'nun şu sözlerine yer veriliyordu:
"Mevlana, bugün
medeniyetler arasında barışın tesis edilmesinde çok önemli bir rol
oynayabilir."
Bu bağlamda,
Pentagon'la sıkı bir ilişki içinde olduğu bilinen Rand Corporation
adlı düşünce üretim kuruluşunun Mevleviliğe ilgi duyması kimseyi
şaşırtmamalı. Bu kuruluş, ABD ve ortaklarının İslam halklarına karşı
sürdürdüğü emperyalist terörü, bu saldırgan güçlerin kendilerinin
dolaysız ve dolaylı bağlaşıkları olan El Kaide türü terörist
örgütlere karşı savaşım gibi göstermekte ve yani emperyalist
burjuvaziyle "ılımlı İslam"ın yani İslam ülkeleri burjuvazisinin
Balkanlar'dan ve Kuzey Afrika'dan Orta ve Güneydoğu Asya'ya kadar
uzanan İslam jeografisinde işçi sınıfına, ezilen halklara ve
Washington-Telaviv-Londra ekseninin diktasına boyun eğmeyen diğer
güçlere karşı savaşım amacıyla ortaklaşa hareket etmelerini
öngörmektedir. BM'in eski genel sekreteri Kofi Annan'ın Temmuz
2005'de gündeme getirdiği ve İspanya Başbakanı José Luis Rodríguez
Zap*atero ile Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın başkanlığını
üstlendikleri "Uygarlıklar Bağlaşması" planı da aynı amaca hizmet
etmektedir. Nitekim 12 Mart 2007'de -Fethullah Gülen yandaşlarına
bağlı- Rumi Forum ile Georgetown Üniversitesi Barış ve Güvenlik
Araştırmaları Merkezi'nin ortaklaşa düzenlediği törende "2007 Barış
ve Diyalog Ödülleri"nin Başbakan Tayyip Erdoğan ile İspanya
Başbakanı Jose Louis Rodriguez Zapatero'ya verilmesi tam da bu
emperyalist planın bir anlatımıydı. ABD Kongresi'nde düzenlenen bu
törene katılan ve ödülü Başbakan Erdoğan adına alan AKP İstanbul
Milletvekili Egemen Bağış burada yaptığı konuşmada, "Medeniyetler
ittifakı bir Mevlânâ ittifakıdır" diyecekti. Birinin önceli, Latin
Amerika'da İnka, Maya ve Aztek halklarına karşı bir jenosid
uygulamış, diğerinin önceli ise Ermeni, Grek, Arap, Kürt ve Balkan
halklarını kıyımdan geçirmiş bulunan bu iki devletin başbakanlarının
ve diğer temsilcilerinin "barış, dostluk, hoşgörü" gibi kavramlar
üzerine yaptıkları gevezelik karamizahın da ötesindedir. Mevlana'yı
anmak ve anlamak için yapılan diğer etkinliklere göz atalım.
27 Mart 2007'da
Fransa'nın Strasbourg kentinde düzenlenen ve "Mevlânâ'nın hümanizm
anlayışı ve dinler arası diyaloğa katkıları(nın) tartışıldı"ğı
uluslararası panele Türkiye'den ve Fransa'dan akademisyenler
katıldı.
8-12 Mayıs
2007'de açılışını Başbakan R. Tayyip Erdoğan yaptığı ve İstanbul ve
Konya'da düzenlenen "Mevlana Celaleddin-i Rumi Uluslararası
Sempozyumu'na çeşitli ülkelerden 150'den fazla araştırmacı ve
akademisyen katıldı.
26 Haziran
2007'de BM'de Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin 800. doğum yılı kutlandı
ve Türkiye, Afganistan ve İran BM Daimi Temsilcilikleri'nin
girişimiyle bir "Mevlana Anma Gecesi ve Paneli'" düzenlendi.
Etkinliğe katılan BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon yaptığı konuşmada,
Mevlana'nın anlayışının medeniyetler ve kültürler arasında diyalog
köprüsü oluşturduğunu ve "evrensel bir filozof" olarak
nitelendirdiği bu düşünür için, "Mevlana'nın bize öğrettiği, insanı
insan olduğu için sevmek ve saygı göstermektir" dedi.
31 Ekim 2007'de
İran'da çok sayıda yabancı ve İranlı araştırmacının katıldığı bir
Uluslararası Mevlana konferansı yapıldı. Başkan Ahmedinejad yaptığı
açış konuşmasında şöyle dedi:
"Günümüz dünyası
her zamankinden daha çok Mevlana'nın söz ve düşüncesine ihtiyacı
vardır. Bu dünya tüm düzeni ve güzelliği ile maddi ve zahiri dünyevi
vücuttan oluşmamış ve gerçekte Allah'ın bir cilvesidir...
Mevlana'nın bugünün insanlarına ve tüm çağlarda yaşayan insanlara
mesajı insanoğlunun bu alemin çok ötesinde bir aleme ait olduğu ve
bir gün oraya geri döneceği mesajıdır."
Aynı Kongre'nin
"Mevlana ve çağdaş dünya" oturumunda konuşan Amerikalı uzman
Muhammed Fakfuri Mevlana'nın, Taliban ve Vahhabiler gibi
radikallerle mücadele için en iyi kriter olabileceğini ve onun
düşüncelerinin İslam dinine yönelik olumsuz propagandaları etkisiz
hale getirebileceğini vurguladı.
26 Kasım 2007'de
Britanya Veliaht Prensi Charles, eşi Cornwall Düşesi Camilla ile
birlikte Konya'daki Mevlana Müzesi'ni ziyaret etti. Elleri Müslüman
ve diğer din ve mezheplerden milyonlarca insanın kanıyla lekeli
İngiliz aristokrasisinin bu temsilcisi Konya'da yaptığı ve ikiyüzlü
bir biçimde İslam'ı övdüğü konuşmasında,
"Mevlana
Hazretleri'nin eserlerine batı dünyasında büyük ilgi duyan çok
sayıda kişinin olduğunu görmek beni son derece etkiliyor. Kendimi,
bu kimselerin bir şekilde kendi hayatlarında eksikliğini hissedip
Mevlana'nın şiirsel maneviyatında buldukları şeyin ne olduğunu
sorgulamaktan alıkoyamıyorum" diyecekti. (Sabah, 26 Kasım 2007)
28 Kasım 2007'de
Mevlânâ Celaleddin-i Rumi, Avrupa Parlamentosu'nda yapılan bir
panelle anıldı.
"Kültürlerarası
Diyalog Platformu (IDP) ve AP üyeleri Cem Özdemir, Emine Bozkurt ve
Sacid Kerim'in himayesinde gerçekleştirilen panel ve Mevlevî
gösterisine ilgi büyük oldu. Program gece geç saatlere kadar
sürmesine rağmen çok sayıda katılımcı, tartışmaları ve Konya'dan
gelen Mevlevî dervişlerin semasını sonuna kadar takip etti...
‘Mevlânâ'yı
tekrar düşünmek: Mevlânâ bugünün Avrupa'sında yaşasaydı ne yapardı?'
başlıklı panelde
Londra Üniversitesi'nden Doç. Dr. İhsan Yılmaz, Georgia
Üniversitesi'nden Doç. Dr. Alan Godlas ve düşünce kuruluşu Vision
2020'nin müdürü Prof. Marc Luyckx Ghisi konuştu. Yılmaz, Mevlânâ
çizgisini günümüzde Fethullah Gülen, Seyyid Hüseyin Nasr ve
Abdülkerim Suruş'un takip ettiğine işaret ederken, kendisi de bir
sufi olan Godlas'ın Mesnevî'den Farsça mısraları okuması ilgiyle
takip edildi." (Zaman, "Avrupa Parlamentosu Mevlânâ ile tanıştı", 28
Kasım 2007)
Burjuvazinin bu
temsilcilerinin değerlendirmelerine, Evrensel Kültür dergisi Yazı
İşleri Müdürü Eylem Yıldızer'in de katıldığını görmek herhalde çok
şaşırtıcı olmasa gerek. Yıldızer, 30 Eylül 2007'de Evrensel
gazetesinde yayımlanan "Ünüm ayıp dediğin şeydendir benim" başlıklı
yazısında aynen şöyle diyordu:
"Oysa
Mevlâna'nın sözlerinin özünde, o günün karanlığına karşı çıkan
aydınlık ve insandan yana bir fikir vardır. Halkın dinden başka bir
bilgi ya da 'ilim' bilmeyişi, üstelik de Ortaçağ'ın koşulları
Mevlâna'ya bildiklerini ve düşündüklerini nasıl anlatması
gerektiğini göstermiş olmalı. Yine de çağına göre bir hayli farklı
olan görüşlerini şiirlerinde dile getirme cesareti göstermiş, bu
yüzden de iktidardakileri karşısına almış, kimi zamansa ibadetten ve
çile çekmekten delirmiş bir meczup gibi gösterilmeye çalışılmış,
buna rağmen halka düşüncesini anlatmaktan vazgeçmemiştir...
"Mevlâna,
şiirleriyle, yazıları ve söyledikleriyle hem çağının en ilerici
düşünürlerinden biri olmuş hem de Anadolu topraklarında felsefenin
yarım kalan yürüyüşünü sürdürmüştür." (abç)
Aslına bakılırsa
dünya burjuvazisinin Mevlana'ya duyduğu ilgi yıllar öncesine
dayanıyor. Örneğin Nilüfer Kas, Aralık 2001'de Tempo dergisinde
yayımlanan "Globalizmin Yeni Dini : Mevlana" başlıklı yazısında
şöyle diyordu:
"Mevlana, 21.
yüzyılın global barış şairi oluyor. Mevlana felsefesi globalleşmenin
yeni dini gibi bütün dünyada hızla yayılıyor. Binlerce yeni insan
Mevlana okuyor, Mevlana öğreniyor. İslam Rönesansı arayanlar
Mevlana'ya koşuyor. Çünkü tüm dünyada ‘Ne olursan ol yine gel'
diyerek dil, din, ırk, cins ayrımı yapmadan bütün insanlığa barış ve
umut vaat eden Mevlana gibi evrensel bir bilge yok. 11 Eylül sonrasi
terör ve şiddete dayalı radikal İslama dünya çapında tepki arttı.
Mevlana'ya yöneliş daha da
hızlandı. İslam
şemsiyesi altında, tasavvuf felsefesiyle Tanrı ve insan sevgisini
yücelten Mevlana, Batı'nın ‘barışçı, hoşgörülü İslam' arayışına bire
bir cevap veriyor, Bu yüzden Batı'da Mevlana'nın Mesnevi'si son
yıllarda bestseller listelerinde. 11 Eylül'den sonra satışlar daha
da arttı. Dünyanin her köşesinde Mevlevi ve sufi dernekleri
kuruluyor. İtalya'dan Fransa'ya, Avustralya'dan ABD'ye kadar her
yerde yeni Mevlana cemaatleri ortaya çıkıyor. İnsanlar ney çalıyor,
Mevlevi tarzı dönerek dans ediyor, barış ayinleri düzenliyor. ABD'de
çeşitli üniversitelerde Mevlana kürsüleri açılıyor." Aslına
bakılırsa, bu ilginin başlangıcı onyıllar öncesine dayanıyor. Idries
Shah (İdris Şah), 1964'te yayımlanan kitabında şöyle diyordu:
"Gerek düşün ve
gerekse de tekst olarak Rumi'nin Batı'daki etkisi hayli büyüktür.
Geçtiğimiz yıllarda yapıtlarının çoğunun Batı dillerine
çevrilmesinden ötürü bu etki daha da artmıştır." (The Sufis, Londra,
Jonathan Cape Ltd., 1969, s. 116) Dünya ve Türkiye burjuvazisinin
Mevlana'ya ve onun felsefesine duyduğu ilginin nedenini aşağıda
açmaya çalışacağım. Ama önce düşünürümüzü daha yakından tanımamız
gerekiyor.
Sufizm, Mevlana
ve Mevlevilik
Afganistan'ın
Belh kentinde 1207 yılında doğmuş olan Mevlana Celaleddin-i Rumi
tanınmış bir düşünür, tasavvuf adamı ve Mevlevilik diye anılan
tarikatın öncüsüdür. Mevlana soylu bir aileden gelmektedir. Annesi
Mümine Hatun Belh Emiri Rükneddin'in kızıyken ünlü bir din bilgini
olan babası Muhammed Bahaeddin Veled, Sultanü'l-Ulema (=Alimlerin
Sultanı) olarak anılmaktadır. Yaşamı, 1075-1308 yılları arasında
hüküm süren Anadolu Selçuklu devleti dönemine denk düşen Mevlana
henüz 5-6 yaşlarındayken, ünlü bir din bilgini olan babasıyla
birlikte Belh'den ayrılmak zorunda kalmıştı. Mevlana ailesini bu zor
ve tehlikeli yolculuğu göze almaya zorlayan, o sıralar başlamış olan
ve zamanla Çin'den Avrupa'nın ortalarına kadar uzanan geniş bir
alanı etkileyecek olan kötü ünlü Moğol istilasının başlamış
olmasıydı. (Aşağıda da göreceğimiz gibi bu, Mevlana'nın Moğol
istilacılarıyla iyi ilişkiler kurmasını engellemeyecektir.) Bağdat,
Şam, Malatya, Erzincan ve Karaman illerini dolaştıktan sonra
Konya'ya yerleşen kafilenin Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat
tarafından büyük bir saygıyla karşılandığı anlaşılıyor. [Sadece
Kayitli Üyeler Linkleri Görebilir] adlı sitede yer alan "Mevlana
Celaleddin Rumi" başlıklı yazıda bu konuda şöyle deniyor:
"Bütün İslam
aleminde yüksek itibar ve şöhrete sahip olan Bahaeddin Veled,
Selçukluların Sultanı Alaeddin Keykubat'tan yakın alaka ve sonsuz
hürmet görür. Bahaeddin Veled, 3 Mayıs 1228 tarihinde Selçukluların
baş şehri Konya'yı şereflendirip yerleştikden kısa bir süre sonra,
son derece samimi dindar olan Sultan Alaeddin Keykubat (saltanat
müddesi 1219-1236), sarayında Bahaeddin Veled'in şerefine büyük bir
toplantı tertip etti ve bütün ileri gelenleriyle birlikte onun
manevi terbiyesi altına girdi." Mevlana, babasının 1231'de ölümü ve
büyük bir törenle Selçuklu Sarayı'nda gül bahçesi denilen yere
gömülmesinden sonra onun makamına oturdu. Bir süre, -babasının dostu
ve öğrencisi- Seyyid Burhaneddin adlı bir başka ünlü din bilgininden
eğitim alan Mevlana'nın 1244'te tanıştığı Şems-i Tebrizi adlı mistik
dervişten büyük ölçüde etkilendiği, bir ara eğitimini sürdürmek için
Halep ve Şam'a gittiği, yaşamını Konya'da sürdürdüğü, orada fıkıh ve
dinbilimi dersleri verdiği, aralarında Mesnevi, Fihi-Ma Fih (=Ne
Varsa İçindedir), Divan-ı Kebir (=Büyük Divan), Mektubat
(=Mektuplar) gibi kitapların bulunduğu bir dizi yapıt verdiği ve 17
Aralık 1273'te tarihinde öldüğü biliniyor.
Mevlevilik
olarak anılan tarikatın kuruluşu, Mevlana'nın ölümünden sonra
gerçekleşecekti. Mevlana'nın kend isteği gereğince ölümünden sonra
yerine halifesi Hüsameddin Çelebi geçmiş, onun da 1284'te ölmesinden
sonra Mevlana'nın postuna oğlu Sultan Veled (1226-1312) oturmuştur.
Sultan Veled ölünceye kadar bu makamda kalmış, bu arada bir dizi
yapıt kaleme almış, Mevleviliğin esaslarını ve kurallarını
yerleştirmiş ve Konya dışında da Mevlevihanelerin açılmasına öncülük
etmiştir. Mevlana'nın oğlu Sultan Veled'in kurduğu Mevlevilik,
özellikle onun oğlu Ulu Arif Çelebi (1272-1320) döneminde yayılacak,
aşağıda da görüleceği gibi Mevleviler askeri-feodal Anadolu
Selçuklu, Moğol İlhanlı, Osmanlı devletlerinin ve dönemlerinin
mülksahibi sınıflarının desteğini alacak, Anadolu ve Rumeli'de geniş
bir mevlevihane ağı oluşturacaklardı.
Mevlevilik,
tasavvufa, yani İslam mistisizmine ya da Sufizme dayalı tarikatlar
arasında yer almaktadır. O halde öncelikle bu akımın özelliklerine
kabaca göz atmamız gerekiyor. VIII. yüzyıldan itibaren ortaya
çıkmaya başlayan -ve benzerlerine Hristyan dünyasında da rastlanan-
Sufi tarikatları İslamı daha esnek ve "hoşgörülü" bir tarzda
yorumlamakta, İslam dininin zorunlu gördüğü tapınma kurallarına
genel olarak uymamakta, ortodoks İslam'ın yasakladığı türbe ve
evliya ziyareti gibi uygulamalara yer vermekte, ermişlerin
kerametlerine değer biçmekte, yürek ve ahlak temizliğinin önemini
vurgulamakta, müridlerini maddi dünya ile ilişkilerini en alt düzeye
indirmeye, sade bir yaşam sürmeye, inzivaya (=halvet) çekilerek çile
çekmeye ve bu yolla ilahi aşkı aramaya ve Tanrıyla birleşmeye
yöneltmektedirler. Mevlana'nın oğlu Bahaeddin Veled şöyle diyordu:
"Dervişin dünya
ve dünya ile ilgili her şeye yüz çevirmesi lâzımdır. Çünkü dünya
sevgisi, bütün kötülüklerin başıdır." Ünlü İslam düşünürü İbni Rüşt
ise Sufi olarak da tanımlanan tasavvuf erbabını benzer bir biçimde
tanımlıyordu:
"Sufiler, bütün
fiziksel isteklerden kendilerini kopardıktan ve zihinlerini
varılması istenen amaç üzerinde yoğunlaştırdıktan sonra Tanrı'yı
yüreklerinde bulacaklarını ileri sürerler." (Aktaran Will Durant,
The Age of Faith, New York, Simon and Schuster, 1950, s. 258)
İslamın -ve
Hristyanlığın- bu farklı ve daha esnek ve "hoşgörülü" yorumunun
ortaya çıkışının bir nedeni, onun kaçınılmaz olarak, yayıldığı
alanlardaki İslamiyet öncesine ait dinsel inançlarla, yerel
geleneklerle ve yerel kültürün diğer öğeleriyle karşılıklı bir
etkileşim içine girmesiyse diğer nedeni de zamanla egemen sınıflarla
daha büyük ölçüde özdeşleşen ortodoks İslama karşı ezilen ve muhalif
sınıf ve katmanların üstü örtülü ya da açık siyasal hoşnutsuzluk ve
muhalefetinin kendisini dinsel bir görünümle ortaya koymasıdır. (1)
Tam da bu nedenle sözünü ettiğim tarikatlar genellikle ve uzun bir
süre işte bu ezilen ve muhalif sınıf ve katmanların sözcüsü
konumunda bulunan Şiilikle yakın ilişki içinde olmuşlardır.
Tasavvufi tarikatların devletleşmiş Sünni İslam'ın Ortadoğu, Orta
Asya ve Kuzey Afrika'da egemenliğini kurduğu Emevi devleti (661-750)
döneminde, yani başında Halife'nin bulunduğu saray aristokrasisi ve
toprak ağalarıyla yoksul emekçi yığınlar ve Arap işgalcilerle
Arap-olmayan etnik gruplar arasındaki çelişmelerin keskinleştiği
VIII. yüzyılda ortaya çıkmaya başlaması asla bir rastlantı değildir.
Bütün Sufi tarikatlarının, hele daha sonraları ortaya çıkan
Nakşibendilik gibi Sünni tarikatlarının böyle bir düzen-karşıtı
eğilim taşıdığı söylenemez elbet; ancak Sufilerin, sade ve yoksul
bir yaşam sürdürmeyi öğütlemelerinin ve dünya nimetlerine yüz
çevirmelerinin, emekçi yığınların vahşi bir tarzda sömürülmesi ve
işgal edilen ülkelerin yağmalanmasıyla elde edilen büyük ölçekli
zenginlik sayesinde debdebeli bir yaşam sürdürmeye koyulan egemen
sınıflara karşı bir protesto potansiyeli taşıdığı ve IX. yüzyıldan
itibaren İslam dünyasında ortaya çıkan toplumsal başkaldırı
hareketlerinde Sufi tarikatlarının önemli, hatta başat bir rol
oynadığı açıktır. (Aşağıda değineceğim Babai isyanı bunun en iyi
örneklerinden biridir.) Tabii, sözünü ettiğim hoşnutsuzluk ve
muhalefetin kendisini İslami bir renkle ve İslam'ın farklı ve
ortodoks-olmayan yorumu biçiminde açığa vurmasının hiç de şaşırtıcı
olmadığını belirtmeliyim. Ortaçağlarda, halkın -çok geri olan-
siyasal eğitim ve bilgi düzeyi, eğer son derece dar ve etkisiz bir
sekt olarak kalmak istemiyorsa toplumsal muhalefetin kendisini
dinsel bir muhalefet gibi sunmasını zorunlu kılıyordu. Engels'in
Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu adlı yapıtında
dediği gibi,
"Ortaçağ, bütün
öteki ideoloji biçimlerini: felsefeyi, siyaseti, hukuk bilimini,
tanrıbilimin bir eki haline getirmiş, bunları tanrıbilimin birer
altbölümü yapmıştı. Böylece her toplumsal ve siyasal hareketi
tanrıbilimsel bir biçim almaya zorluyordu; büyük bir fırtına
koparmak için, yığınların yalnızca dinle beslenen kafasına kendi öz
çıkarlarını dinsel bir kisve altında sunmak gerekiyordu." (Marx-Engels,
Seçme Yapıtlar 3, Ankara, Sol Yayınları, 1979, s. 454)
Batıni
(=esoterik) bir nitelik taşıyan, yani Kuran'ın ayetlarinin ve
hadislerin dış (zahiri ya da görünür) anlamlarının yanısıra bir de
iç (batıni ya da gizli) anlamlarının bulunduğunu, bu anlamların ise
yorumlama yoluyla anlaşılabileceğini savunan bu tarikatların hemen
hemen hepsinin bir ortak özelliği onların Vahdet-i Vücut (=varlığın
birliği) anlayışını benimsemeleridir. Felsefede ve tanrıbilimde
panteizm olarak adlandırılan anlayışla büyük ölçüde örtüşen varlığın
birliği anlayışına göre, Tanrı evrenin üzerinde/ dışında bir varlık
olmayıp onunla özdeştir ve/ ya da Tanrı varolan herşeyde
belirmektedir. Bu anlayışın, Tanrı'yı evrenin ve tüm varlıkların
yaratıcısı sayan, onun dışında ve üstünde gören ve onu öncelediğini
savunan geleneksel tektanrılı dinlerin ve dolayısıyla ortodoks
İslam'ın ve Kuran'ın yaklaşımından farklı olduğu bellidir. Bazı
Sufilerin varlığın birliği anlayışını daha uç yorumlara tabi
tuttukları, örneğin Hallac-ı Mansur'un -Tanrı'nın tüm varlıklarda
belirdiği görüşünden hareketle- "En el Hak" (=Ben Tanrıyım)
demesinden ötürü sapkınlıkla suçlandığı, işkence edildikten sonra
922'de yakılarak öldürüldüğü biliniyor. Mevlana'nın, "İnsanı sevmek,
Tanrıyı sevmektir." ve "Yaratıktan şikayet, Yaratandan şikayettir"
(Mektuplar: 136) ve "Hiçbir şey görmedim ki, Tanrı'yı onda görmemiş
olayım" (Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri I, s. 283) türünden
sözler söylemesi de bundandır. Sufi metinlerinde ve Mevlana'nın
yapıtlarında sözü edilen aşksa, Tanrıya duyulan sevgi ve özlemdir.
Onlara göre insan Tanrı'dan gelmiştir, yine Tanrı'ya dönecektir.
Aslolanın öbür dünya olduğunu, geçici ve göreli bir nitelik taşıyan
bu dünyaya gelişin bir çeşit bedene hapsolma anlamına geldiğini
savunan Sufilere göre insan dünya nimetlerine sırtını dönerek
Tanrı'ya dönmek ve sonunda onda yokolmak (=fena filah) için uğraş
vermelidir. (Özellikle XIV. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan
Nakşibendilik gibi Sünni tasavvuf akımlarının varlık birliği
anlayışını daha farklı bir yoruma tabi tuttukları, değişen ölçülerde
reddettikleri, yaratanla yaratılan arasındaki özdeşlik düşüncesine
karşı çıktıkları bilinmektedir.) Bu nedenle Sufiler, insanın ya da
müritlerin kendi şeyhlerinin gözetimi altında eğitim görmek ve
sınanmak (oruç tutma, az uyuma, az konuşma vb. suretiyle
benliklerini temizlemek ve Tanrı'ya ulaşmak için bir dizi kural
koymuşlardır. Tasavvuf erbabının yaratanı sık sık anması, başına
gelen kötülüklere, kazalara ve diğer insanların olumsuz
davranışlarına sabırla katlanması, Tanrı'nın verdiği nimetlere
şükretmesi gerekmektedir.
Buradan Mevlana
ve izleyicilerinin düşüncelerine geçebiliriz. En azından lafız
düzeyinde Mevleviliğe göre de tasavvuf eğitiminin amacı insanın
kendini bulmasını sağlamak, nefsini zayıflatmaya ve öldürmeye
çalışmak, paraya kölelikten kurtulmak, Tanrısal olmayan varlıklardan
arınmak, Tanrı'yı bulmak, onun içinde erimektir. Bunun yolu da onun
kendisini mürşidi (yani yolgöstericisi) ya da şeyhine tabi kılması,
onun tüm isteklerini kabul etmesi, onun sözünü dinlemesi, dahası ona
itaati Tanrı'ya ve Peygambere itaat, ona karşı çıkmayı Tanrı'ya ve
Peygambere muhalefet bilmesidir. Bu nedenledir ki Mevlana'nın,
Mevleviliğin kurucusu sayılan oğlu Bahaeddin Veled şöyle diyordu:
"Şeyh yeryüzünde
Allah'ın halifesidir. Madem ki her şey Hak'tandır ve ona döneceğiz,
o halde biran önce dönmek ve mesafeyi kısaltmak için bir şeyhe tâbi
olmak gerekir. Allah, yeryüzüne nebîleri, insanları hidâyete
yöneltmek ve dalâletten kurtarmaları için gönderilmiştir. Şeyh ve
nebiler aynı durumdadırlar. Allah, şeyh suretinde Allahlık eder."
Mevlana'ya göre
tasavvufun amacı insanı olgunlaştırmak, onu insan-ı kamil (=kusursuz
insan) haline getirmektir. Bunun için insanın çile çekmesi ve
çeşitli sıkıntılara katlanması gerekir. Bu nedenle Mevlevi adayları;
sema dönmeyi, ney çalmayı ve ilahi okumayı öğrendikten, tarikat
eğitimi aldıktan, 1001 gün süreyle meydancılık, çamaşırcılık,
bulaşıkçılık, sofracılık, kandilcilik, yatakçılık, türbedarlık gibi
hizmetleri yerine getirdikten, belli bir süre hücrede çile
çıkardıktan sonra tarikatın saflarına kabul edilirler. Geçerken,
genellikle egemen sınıfların (feodal ve burjuva mülksahiplerinin)
bir tarikatı olan Mevleviliğin çile çekme ve sıkıntılara katlanma
anlayışının Sufi tarikatlarının çoğununkinden farklı olduğunu
belirtmek gerekir. Mevlana'ya göre gerçeği arayan kişinin dünyadan,
dünya nimetlerinden kaçmasına gerek de yoktur. Çünkü, dünya Tanrının
tezahürüdür. O şöyle demektedir:
"Bizde riyazat
yoktur. Yolumuz baştan başa yaşayış yoludur. Huzur ve Barıştır."
Ancak yaşam pratikleri Mevlana'nın ve Mevlevi tarikatının tepe
noktalarında yer alanların dünya nimetlerinden hiç de kaçmadıklarını
göstermektedir.
Mevlana için
ölüm, yeniden doğma ve gerçek var oluştur. O, "Tanrı erlerince ölüm,
Tanrı'yı görmektir." (Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri I, s. 466)
demektedir. Ona göre, biz dünyaya gelmeden önce özgür ve mutlu bir
hayat yaşayan, ancak bu dünyaya gelerek bedenin tutsağı olan ruh,
bedeni terkederek tekrar eski mutluluğuna kavuşabilir.
Mevlana bu
düşüncesini şöyle dile getiriyor:
"Dünya
zindanında ve tabiatın kuyusunda hapis kalıp beden sandığının esiri
olan insan ruhu, birden bire Tanrı'nın lütfu ile kurtulup kendi
aslına ulaşır." (agk, s. 424)
"Bu alem, sizin
canlarınızın hapishanesidir; uyanın o tarafa gidin. Zira o taraf
sizin sahranız, mesire yerinizdir." (Mesnevi I, s. 525) Bu nedenle
Mevlana ölüm olayına "ortalama" insandan farklı yaklaşmaktadır.
"Ortalama" insana göre ölüm, onun varoluşunun bitimi ve dolayısıyla
kural olarak korku verici olaydır. Genelde tasavvufa ve özelde
Mevleviliğe göreyse ölüm, öncesiz ve sonrasız gerçek olan Tanrı ile
buluşma ve sonsuz yaşama kavuşmadır. Onun için Mevlana ölümü şeb-i
aruz, yani sevgili ile buluşma anı olarak nitelendirmiştir.
Dolayısıyla
tasavvufa bağlı insanın amacı, bu dünyada iken Tanrı'yla mistik
iletişime geçmek, ona yaklaşmak, yüreğini Tanrı sevgisiyle
doldurmak, böylece en azından ruhsal olarak sonsuz yaşama kavuşmak
ve Tanrı'nın içinde erimek için gereken hazırlıkları yapmaktır.
Bunun yolu kişinin yani müridin şeyhinin yardımıyla kendi benliğine,
gönlüne yönelmesidir. Mevlana şöyle der:
"Canının içinde
bir can var, o canı ara!/ Dağının içinde bir hazine var, o hazineyi
ara!/ A yürüyüp giden sûfî, gücün yeterse ara;/ Ama dışarıda değil,
aradığını kendinde ara!" (Rubâîler I, s. 43)
Burada yapılmak
istenen, bir yandan da fiziksel çalışma, halvete çekilme yoluyla
sınanan müridin riyazet (=az yeme-içme yoluyla nefsi kırma) ve
ibadetle arındırdığı yüreğine Tanrı'nın yerleşmesini sağlamaktır.
Mevleviliğin
simgesi sayılan sema, işte bu Tanrı'yla birleşme, onun içinde erime
eyleminin önemli bir öğesidir. Mevleviler semahanelerde; rebab,
zurna, nakkare ve başarat adlı çalgılarla yapılan müzik ve okunan
şiir eşliğinde olduğu yerde dönmek suretiyle sema yaparken
kendilerinden geçtiklerine ve Tanrı'ya yaklaşmakta olduklarına
inanırlar.
Bu çerçevede
Mevlâna, tasavvufu şöyle tanımlamaktadır: "Tasavvuf aşk ve vecdle
ilahi vuslata erişmektir. Can ve beka alemidir." Burada "aşk ve vecd
ile ilahi vuslata ermek"ten kasıt, seven ile sevilenin birleşerek
tek bir vücut haline gelmesidir; bir başka deyişle tasavvufun özü
Tanrı'ya duyulan aşktır. İnsan ancak Tanrı'ya aşkla ulaşabilir.
Şimdi onun bu konudaki düşüncelerinden bir buket sunalım:
"Dünyada aşk
gibi bir üstad, bir mürşit ve insanı doğru yola ulaştıran bir kimse
yoktur." (Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri I, s. 408)
"İnsanlar,
kuşkular, işkiller içindedir. Ondan kuşkuyu işkili gidermeye imkan
yoktur; meğer ki aşık olsun. Aşık oldu mu, onda ne kuşku kalır, ne
işkil. Bir şeyi sevdin mi ona karşı kör eder, sağır eder o sevgi
seni." (Fihi Mafih, s. 86)
"Nerede olursan
ol, ne halde bulunursan bulun; sevmeye, aşık olmaya çalış. Sevgi
mülkün, ülken oldu mu, boyuna aşık olursun; mezarda da, mahşerde de,
cennette de aşık olursun; sonu gelmez ya; boyuna aşık olursun." (Fihi
Mafih, s. 146)
"Aşksız yaşama
ki, ölü olmayasın;
Aşkla öl ki diri
olasın." (Mektuplar, s. 36)
"Aşk, kimseye
niyazı ve ihtiyacı olmayan Hakk'ın vasıflarındandır. Ondan başkasına
aşık olmak, geçici bir hevestir." (Mesnevi VI, s. 971)
"Ebubekir'in
diğer insanlara üstünlüğü çok ibadet etmesinden değil, Tanrının
lütfettiği sevgi yüzündendir." (Fihi Mafih, s. 186)
İnsanlara bu
dünyada iken Tanrı'yla mistik iletişime geçmeyi, ona yaklaşmayı,
yüreğini Tanrı sevgisiyle doldurmayı, böylece en azından ruhsal
olarak sonsuz yaşama kavuşmak ve Tanrı'nın içinde erimek için
gereken hazırlıkları yapmayı öneren Mevlana'nın düşünce sistemi
içinde akıl ve -o dönemde daha çok "felsefe" sözcüğüyle karşılanan-
bilim en iyimser bir anlatımla ikincil bir yere sahiptir. (Tam da
burada İslam'da ve Mevlana'daki "ilim" sözcüğünün bugün kullanmakta
olduğumuz "bilim" sözcüğüyle bütünüyle örtüşmediğinin altı
çizilmeli. Örneğin Gazali (ölümü 1111), ancak Tanrıbilim
kapsamındaki bilgilerin ilim (ya da bilim) olarak
nitelenebileceğini, bunun dışındaki düşünsel ve entellektüel
çalışmaların bu kategoriye sokulamayacağını ileri sürüyordu. Bugün
bilim dediğimizde matematiğin dalları da içinde olmak üzere doğa ve
toplum bilimlerini anlıyor, metafiziği, tanrıbilimi vb. bu kavramın
dışında bırakıyoruz. İslam'a göre ise "İnsan gerçek ilmi, kâinatı ve
Kur'ân'ı okuyarak elde eder; elde ettiği bu ilim neticesinde kendini
tanır veya değişik bir yolla önce kendini tanır, sonra da kâinatı ve
Kur'ân'ı okur." İslam anlayışı ilmi vahiysel bir gerçeklik olarak
algılar ve onun kaynağını ise Tanrı olarak görür.)
Genelde
mistikler ve özelde İslam mistikleri ya da mutasavvıflar aklı
güvenilir bir bilgi kaynağı saymazlar. Cemil Sena'nın dediği gibi,
"Genel olarak
mistikler için bir akıl gözü, bir de kalp gözü (basiret gözü)
vardır. Onlar aklı yalancı bir fakülte saydıkları için, bunun
yanıldığına, aldandığına inanırlar. Onlara göre, insanı sonsuzlukla
özdeş bir hale getiren aşk'tır; bunun için de aklı bir tarafa
atmalıdır." (Hazreti Muhammed'in Felsefesi, İstanbul, Remzi Kitabevi,
1993, s. 47)
Ünlü bir din
bilgini olduktan, Bağdat'taki Nizamiye medresesinde uzun süre
hocalık yaptıktan sonra dinin gerçekliği konusunda kuşkuya düşen ve
daha sonra İslamla tasavvufu bağdaştıran Gazali ".... aktif Sufizmi,
Ustalık kapasitesine sahip çok sınırlı sayıda insanın
gerçekleştirebileceği uzmanlaşmış bir girişim sayıyordu." (Idries
Shah, The Sufis, s. 172) İslam dünyasının en büyük otoritesi sayılan
Gazali, İhya Ulum ed-Din (=Din Bilimlerinin Canlandırılması) adlı
yapıtında şöyle diyordu:
"İlahi ilim
konusu öylesine derindir ki bunu ancak ona sahip olanlar gerçekten
bilebilirler Bir çocuk, bir yetişkinin marifetleri konusunda gerçek
bir bilgiye sahip olamaz. Sıradan bir yetişkin bilgili bir insanın
marifetlerini anlayamaz. Aynı şekilde, bilgili bir insan aydınlanmış
velilerin ya da Sufilerin deneyimlerini anlayamaz." (agk, s. 176)
Mevlana da
tasavvufa, yani İslam mistisizmine bağlılığı nedeniyle aklın
sınırlılığını, herşeyin akılla kavranamayacağını, daha doğrusu esas
olanın sezgi, dinsel deneyim, keşif ve esin olduğunu savunmakta,
hatta yer yer aklı ve bilimi aşağılamaktadır. "Akıl, Hakk'a ulaşma
yolu değildir" diyen Mevlana bir şiirinde felsefeyi ve felsefecileri
şu sözlerle aşağılıyordu:
"Küçük felsefeci
kör olacak/ Işık ondan uzakta kalacak/ Felsefecide dinin çiçeği
açmayacak/ Çünkü Sen onu onda dikmeyeceksin." Ona göre,
"Akıl, aşkın
şerhinde çamura batmış merkep gibi aciz kaldı.
Aşkın da
aşıklığın da hakikatini söyleyecek yine aşktır." (Mesnevi I, s.
120).
"Akıl, Tanrı
gölgesidir. Tanrı ise Güneş....gölge güneşe karşı durabilir mi?"
(Mesnevi IV, s. 211)
"Cennettekilerin
çoğu saf kişilerdir, böylelikle felsefenin şerrinden kurtulurlar."
(Mesnevi VI, s. 1370)
Yrd. Doç Dr
Celaleddin Çelik, 2002'de kaleme aldığı "Mevlana'nın Fikirlerinin
Türklerin Dini Hayatına Etkileri" adlı yazısında bu konuda şunları
söylüyordu:
"Mevlânâ sürekli
olarak dinî tecrübeyi de öne çıkarmıştır. O'nun, düşüncelerinde
duygusal ve sezgisel ağırlık, derin bir dinî tecrübeyi benimsemesi
ile bağlantılıdır. Cüz- i aklın sınırlarına işaret eder, kişisel
tecrübelerin mantıki tartışmalardan ve beş duyudan daha ikna edici
olduğunu savunur." (2)
Ünlü mesnevihan
Şefik Can ise, 21 Kasım 2007 tarih ve "Hazreti Mevlana'nın
Etrafındakiler" başlıklı yazısında,
"Aslında
(Endülüs kökenli ünlü Sufi- G. A.) Muhyiddin-i Arabi de, Mevlânâ
Hazretleri gibi aklın mahsulü olan bilgiyi çok gerilere atmıştır. O
da Mevlânâ gibi iman yolunda, aklı kurban etmiştir de gönül yolunda,
keşf ve ilham yolunda yürüyerek Şeyh-i Ekber olmuştur" derken
Mevlana'nın "Mustafa'nın (yani Hazreti Muhammed'in- G. A.) huzurunda
aklı kurban et" deyişine göndermede bulunmakta ve -çok ünlü bir Sufi
alim olan- Arabi gibi Mevlana'nın da aklı ve akıl ürünü bilgiyi
önemsemediğini kabul etmektedir.
Bütün bunlar ve
egemen sınıflarla ve devlet aygıtıyla içli-dışlı olmaları
Mevlevileri, bağnaz Müslümanların saldırılarına uğramaktan
alıkoymamaktadır. Mevlana'nın Hristyan din adamları, esnaf ve
zanaatkarlarıyla rahat bir ilişki içinde olmuş olması, onun bazı
öykülerinin erotik bir nitelik taşıması, Mevlevilerin şarap
içebilmeleri, müzik ve şiir yapmaları, raksetmeleri ve diğer güzel
sanatlarla uğraşmaları, kadın-erkek ilişkileri konusunda liberal
denebilecek bir tavra sahip olmaları, Osmanlı İmparatorluğu'nun son
yüzyıllarında çağdaşlaşma adına yapılan reformlardan yana tutum
almaları vb., onları Türkiye ve dünya burjuvazisinin ana gövdesi ve
burjuva aydınları katında saygın bir konuma oturtmaktadır; ama bütün
bu saydığım özellikleri Mevlana ve Mevlevilerin bağnaz Müslümanlar
tarafından Kuran'ın ve İslam'ın ilkelerine aykırı konumda ve sapkın
kişiler olarak algılanmaları için fazlasıyla yeterli olmaktadır.
Gerçekten de Mevleviler ortodoks Müslümanlardan farklı olarak
varlığın birliği anlayışını savunmakla ve ayinlerinde musiki ve
sema'ya yer vermekle kalmamışlardır; onlar resme de karşı çıkmamış,
dahası şiire, müziğe, hattatlığa ve genelde güzel sanatlara ilgi
göstermişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu döneminin bir çok ünlü divan
şairi Mevlevidir. Doç. Dr. Osman Horata, Hacettepe Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Dergisinde yayımlanan "Mevlana ve Divan Şairleri"
başlıklı makalesinde şöyle diyordu:
"Edebiyatımızda
Mevlevi olan Divan şairlerinin sayısı 300'ü bulmaktadır. Bu
Mevleviliği yüzde 68 gibi büyük bir oranla Divan şairlerinin en çok
rağbet ettikleri tarikatların ilk sırasına yerleştirmektedir. Diğer
tarikatların oranı ise yüzde 10'ların altında kalmaktadır."
Ahmet Özalp'ın
deyişiyle, "Mevlevi tekkeleri, tarikat faaliyetlerinin yanısıra bir
sanat ve kültür kurumu gibi çalışmış, baştan beri birçok şair, yazar
ve bestecinin yetiştiği merkezler olmuştur." (Mevlevilik)
Tabii bütün bu
farklı ve özgün yanları, "ılımlı" ve entellektüel bir Sünni tarikatı
olan Mevleviliğin İslam'ın genel çerçevesinin dışına çıktığı
anlamına gelmemektedir. Zaten Mevlana da, "Canım bedenimde oldukça
Kuran'ın kuluyum, seçilmiş Muhammed'in yolunun toprağıyım. Birisi,
sözlerimden bundan başka bir söz naklederse; ondan da şikâyetçiyim
ben, bu sözden de şikâyetçiyim" ya da "Tıpkı bir pergel gibi; bir
ayağım şeriatte sâbit olduğu halde, öteki ayağımla bütün kâinatı
dolaşırım" deyişleriyle bunu doğrulamaktadır.
Sultan Veled'den
itibaren Mevleviliğin bir tarikat haline gelmesiyle birlikte
Konya'daki merkez tekke şeyhliği babadan oğula ya da ailenin
büyüğüne geçmeye başladı. Zamanla merkez tekke şeyhliği makamına
oturan kişiye Çelebi adı verilir oldu. Tarikatın şeyhi önceleri,
makamda oturan kişi tarafından belirlenirken bunlar daha sonra
öndegelen tarikat yöneticilerinin onayıyla atanmaya, hatta bazan
padişahların iradesiyle saptanmaya başladı.
XIII. Yüzyıl
Anadolusu
a- Anadolu
Selçuklu Devleti
Her düşünür
gibi, kaçınılmaz olarak yaşadığı dönemin maddi koşullarının ve
entellektüel ortamının bir ürünü olan Mevlana'nın görüşlerinin
gerçek anlamını ve onun ünlü "hoşgörüsü"nün sınıfsal niteliğini
kavramak için, onun yaşadığı çağa, bu çağın siyasal ve ekonomik
koşullarına ve entellektüel ortamına bakmak zorundayız. Bu bölümde
bunu bir ölçüde yapmaya çalışacağım.
Mevlana'nın
yaşadığı XIII. yüzyıl Anadolusu; can çekişmekte olan Doğu Roma ya da
Bizans İmparatorluğu, Orta Asya'dan kalkan ve önüne gelen bütün
ülkeleri ve orduları yerle bir eden Moğol akınları, yoksulluk ve
zulme karşı ayaklanan göçebeler ve yoksul köylüler, zanaatkarlar,
Anadolu Selçuklu devleti ve -sürmekte olan Haçlı seferleri gibi-
diğer bazı daha önemsiz aktörler arasındaki karmaşık ilişkiler ağı
ve Selçuklu devletinin tarihsel evrimi temelinde anlaşılabilir. Ben
burada bu ilişkiler ağına ve XIII. yüzyıl Anadolusu'na kuşbakışı göz
atmakla yetineceğim.
Kabaca 1075-1308
yılları arasında hüküm sürdüğünü söyleyebileceğimiz Anadolu Selçuklu
devleti, 1038-1157 yılları arasında hüküm süren Büyük Selçuklu
devletinin gerileme ve parçalanma süreci içinde ortaya çıkmıştı.
Anadolu Selçuklu devleti, 476-1453 yılları arasında hüküm süren
Bizans ile 1299-1923 yılları arasında hüküm süren Osmanlı arasındaki
bir geçiş dönemi devleti gibi algılanabilir. Anadolu Selçuklu
devleti dönemi, Anadolu'nun, -çeşitli nedenlerle- oldukça yavaş
ilerleyecek olan bir Türkleşme ve Müslümanlaşma sürecine girdiği,
ama aynı zamanda Bizans'la, Haçlılarla, Büyük Selçuklularla, başta
Danişmendliler gelmek üzere diğer Türk ve Kürt beylikleriyle,
Eyyübilerle, Gürcülerle, Moğollarla vb. yapılan sürekli savaşlarla
ve iç çatışmalarla/ hanedan kavgalarıyla geçen bir dönem olacaktı.
Büyük Selçukluların, Bizans'ı 1071'de Malazgirt'te yenmelerinin
ardından Türklerin Anadolu'ya daha büyük yığınlar halinde girmeye
başladığı biliniyor. O sıralar iç çatışma ve parçalanmalarla iyice
zayıflamış ve büyük ölçüde çürümüş olan ve giderek küçülen Bizans
varlığını, ancak Türk ve Frank kökenli paralı savaşçıların
yardımıyla ve gerek Rumeli ve gerekse de Anadolu'dan üzerine yürüyen
daha geri ve barbar toplulukları birbirine karşı kullanarak ya da
assimile ederek koruyabiliyordu. 1071'den sonra, büyük ölçüde kendi
inisiyatifleriyle hareket eden Türk akıncıları hızla Batıya doğru
ilerleyecek, (3) 1081 yılında Bizans için simgesel ve dinsel bir
önem taşıyan İznik'i ele geçirecek, bunu Bizans'ın, Türk akınlarına
karşı yardım için başvurduğu Papalığın ve Batı Avrupalı kralların
örgütleyeceği Haçlı Seferlerinin özellikle birincisi (1096-99) ve
ikincisinin (1147-1149) Selçukluları geçici olarak geriye atması
izleyecekti. Ancak Bizanslıları 1176'da Afyonkarahisar
yakınlarındaki Miryokefalon'da ağır bir yenilgiye uğratmalarının
ardından Anadolu Selçukluları yarımada üzerindeki egemenliklerini
pekiştirdiler. Çok geçmeden Bizans, kendisine yardım edeceğini
umduğu Batı Avrupalı Hristyanlardan da ağır bir darbe yiyecek,
1200'de başlayan Dördüncü Haçlı Seferi Konstantinopolis'in 1204'te
Haçlılar tarafından işgaliyle ve Konstantinopolis ve yakın
çevresinde kurulan ve Bizanslıların saldırıları yüzünden ancak
1261'e kadar yaşayabilen Latin Krallığının kurulmasıyla
sonuçlanacaktı.
1205'te I.
Gıyaseddin Keyhüsrev'in ikinci kez tahta çıkışından, I. Alaeddin
Keykubat'ın öldüğü 1237 yılına kadar uzanan dönem, Anadolu Selçuklu
devletinin en parlak dönemi sayılmaktadır. Herbert J. Muller, mimari
yapıtlara olan tutkusu nedeniyle "Selçuk Jüstinyeni" diye
tanımladığı I. Alaeddin Keykubat'ın Konya'yı çağın en büyük
kentlerinden biri haline getirdiğini, bu dönemde Selçuklu
mimarlarının çok sayıda görkemli cami, medrese, türbe vb. inşa
ettiklerini, Konya'yı ve kendi sarayını Moğol istilasından kaçan
Sufilerin, din adamlarının, şairlerin, filozofların, sanatkarların,
ustaların barındığı bir merkez haline getirdiğini söylüyor. Muller,
I. Alaeddin Keykubat'ın hükümranlığı döneminde Bizans ile karşılıklı
kültürel alışverişin yoğunlaştığına işaret ettikten sonra sözlerini
şöyle sürdürüyordu:
"Konya,
gerçekten uygarlaşabilmesi için bir yüzyıldan fazla bir süre geçen
imparatorluğun, şimdi trajik ölçüde kısa bir altın çağ yaşayacak ve
ömrü Selçukluların Moğollara 1243'te yenilmesiyle sona erecek olan
mücevheriydi." (The Loom of History, New York, The New American
Library, 1961, s. 327) V. Gordlevski Muller'in gözlemlerini
doğruluyor. O, Selçukluların Küçük Asya'da çok sayıda han,
kervansaray, cami, medrese, darülaceze vb. yaptırdığını söyledikten
sonra şunları söylüyordu:
"Sultan I.
Alaeddin Keykubat, camiler, kervansaraylar gibi anıtsal yapılar
dikmektedir; kentler kurmakta (Alaiye ve Kubadiye), Konya'nın ve
Sivas'ın surlarını restore etmekte, başkentin su dağıtım sistemiyle
ilgilenmektedir... Ticaret büyük kazançlar getirmektedir;
zenginlikler yalnızca feodallerde yoğunlaşmakla kalmamaktadır...
"Bu görkemli
yapıları gören yabancı, kurucularının zenginliği karşısında saygıyla
dolu bir heyecan duyuyordu. Ticaret genişliyor, sermaye ve az
bulunan mallarla ilgili işler çeviren feodaller sınıfı
zenginleşiyor, zenginleştikçe yapı yapıyordu." (Anadolu Selçuklu
Devleti, s. 238-39)
Anadolu Selçuklu
ordusu önceleri, kendi beylerinin komutası altında savaşan Türkmen
savaşçılarına dayanıyordu. Hatta bu Türkmen savaşçıları Bizans'a
karşı savaşarak, XII. yüzyılın ikinci yarısına kadar merkezi
otoritesi zayıf olan devletin sınırlarını hızla Batıya doğru
genişletmişlerdi. Merkezi devlet ise, bir yandan feodal beylere
dağıttığı iktalar aracılığıyla hem onlara bağlı Türkmenleri yerleşik
hale getirmeye ve onların tarımsal üretim yoluyla yaratacağı
artı-ürünü gasbetmeye hedefliyor, hem de bu yerel beylerin
sadakatini güvence altına almayı ve herhangi bir savaş anında onlara
bağlı savaşçıları hizmete çağırmayı hesaplıyordu. Ancak, merkezi
devlete bağlılıkları sık sık değişebilen yerel beylerle ve özellikle
de askeri disiplini zayıf olan Türkmen yığınlarıyla bağları
zayıfladığı ölçüde Selçuklu yönetimi giderek daha çok paralı
askerlere ve/ ya da kiralanan birliklere bağımlı hale gelmeye
başladı. Bu süreçte sultan ve sarayın korunması, çoğunluğu
Türk-olmayan yabancı etnik gruplardan askerlere emanet edilecekti.
Şurası da
unutulmamalı ki, Anadolu Selçuklu devleti esas olarak yoksul Türkmen
kitlelerine dayanmakla birlikte onları aşağılayan ve küçükseyen,
hatta Türkçe değil Farsça konuşan/ yazan ve kendilerine Keykubat,
Keykavus, Keyhüsrev gibi Farsça adlar veren ve pek çok durumda
Türk-olmayan eşlerle evlenen sultanlar ve onlara bağlı askeri şefler
ve/ ya da yerel feodal beyler tarafından yönetiliyordu. Prof. Dr.
Mustafa Akdağ'a göre "gerek siyasi hakimiyetinin sembolü olmak ve
gerek şehirde oturan Türk-Müslüman cemaatin idaresini İslam esasları
dahilinde sağlamak gayesiyle, eline geçen her şehre İran'dan bir
kadı tayin edip yol"layan (Türkiye'nin İktisadi ve İçtimai Tarihi,
Cilt 1, İstanbul, Cem Yayınevi, 1974, s. 13), hatta vezir, diğer
yönetici, hattat vb. açığını bu ülkeden karşılayan Selçuklu devleti
zaman içinde, yani yığınlara giderek daha fazla yabancılaşmasına ve
daha yerleşik bir karakter kazanmasına paralel olarak savunmasını
paralı -Frank ya da Türk- askerlere emanet eden merkezi
askeri-feodal aristokrasinin bir devleti haline geldi. Dışardan ya
da uzaktan bakanların ilk başta gözüne çarpan ihtişamı, yoksul
göçebe ve köylü Türkmen kitlelerini acımasızca ezen ve sömüren
askeri-feodal beylerin çıkarlarını savunan Anadolu Selçuklu
devletinin özünde yatan zayıflığı gizlemeye yetmiyordu.
Anadolu Selçuklu
devletinin önemli bir sömürü ve kazanç kaynağı da köle ticaretiydi.
Gordlevski bu konuda şunları yazıyordu:
"Askeri
seferler, canlı işgücü yedeklerini, sürekli olarak bütünlüyordu;
savaş ganimeti olarak bu güç feodala ucuz, bedava veriliyor ve
tutumsuzca harcanıyor, çabucak azalıyordu. Fethedilen kentlerin ve
bölgelerin halkı (çoğunlukla Hristyanlar), köle topluluğuna
dönüşüyor, kalabalıklar halinde, ülke içinde oradan oraya
sürülüyordu...
"Savaştan sonra
kentlerin pazarlarını, köleler ve tutsaklar dolduruyordu. Bunlar,
hem Kıpçak bozkırlarından, hem Akdeniz kıyılarından getiriliyordu.
Ama, barış zamanında da köle akını daima sürüyordu; köle ticareti
büyük karlar sağlıyordu." (Anadolu Selçuklu Devleti, s. 166)
"Kral II.
Levon'a karşı, Ermenistan üzerine yapılan sefer sırasında, ‘hesaba
gelmez, sayısız ganimet' ele geçirilmişti... Kayseri'de güzel bir
Ermeni (erkek ya da kadın) tutsak 50 akçeye satılıyordu. Bu, kışın,
sert soğuklarda (Küçük Asya'da etine büyük değer verilen) bir
kekliğin fiyatından daha yüksek değildi." (agk, s. 169)
Speros Vryonis
ve Bar Hebraeus da XII. ve XIII. yüzyıllarda Anadolu Selçuklularının
giriştikleri seferlerde çok sayıda Hristyanı tutsak aldıktan sonra
onları köle olarak sattıklarını belirtiyorlar. Örneğin, Bar
Hebraeus'a göre Edessa'nın (=Urfa) ele geçirilmesinden sonra 16,000
Hristyan köleleştirilmiş ve Halep'te satılmıştı. Vryonis, The
Decline of Medieval Hellenism and the Islamization of Asia Minor,
11th Through 15th Century (=11. Yüzyılla 15. Yüzyıl Arasında Ortaçağ
Helenizminin Çöküşü ve Küçük Asya'nın İslamlaşması) adlı yapıtında
Selçukluların Batı Anadolu'da giriştikleri seferlerde onbinlerce
Greki köleleştirdiklerini belirtirken Süryani Mikael'in Kroniki'ni
esas alan Bar Hebraeus Selçukluların 1185 ve onu izleyen yıllarda
Kapadokya, Ermenistan ve Mezopotamya'da 26,000 kişiyi tutsak
aldığını ve satılmak üzere köle pazarlarına gönderdiğini yazıyordu.
Devam edelim.
Giderek
keskinleşen sınıf çelişmeleri, 1230'larda çok miktarda göçmenin
Moğolların önünden kaçarak Anadolu'ya sığınması ve gene Moğollardan
kaçan Harezm kuvvetlerinin Anadolu'nun Doğu illerindeki süregelen
silahlı varlığı sonucu siyasal ve ekonomik istikrarın iyice
sarsılması, bardağı taşıran son damla oldu: 1239'da, Anadolu
Selçuklu devletine ağır darbeler indiren ve ertesi yıl büyük
zorluklarla bastırılabilen Babai ya da Baba İshak ayaklanması patlak
verdi. Onu Keykubat'ın oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev komutasındaki
Selçuklu kuvvetlerinin 1243'te Kösedağ savaşında Moğollara yenilmesi
ve Anadolu Selçuklu devletinin onlara bağımlı hale gelmesi izledi.
Giderek daha da zayıflayan, iç çekişmeler ve Moğol/ İlhanlı baskısı
ve entrikaları yüzünden bir kaç parçaya ayrılan bu kukla devlet, son
sultan II. Mesud'un 1308'de ölümüyle sona erdi. Şimdi bu süreçte
belirleyici rol oynayan iki önemli tarihsel olaya biraz daha
yakından bakalım.
XIII. Yüzyıl
Anadolusu
b-Babai İsyanı
Selçuklu ve
Osmanlı dönemlerinin vakanüvis, düşünür ve entellektüellerinin ezici
çoğunluğu, -kendi dünya görüşleri nedeniyle- tıpkı bugünkü ardılları
gibi, yaşadıkları toplumun refah ve debdebe içinde yaşayan küçük bir
sömürücü azınlıkla açlık, yoksulluk ve zulme mahkum kılınmış bir
çoğunluk arasında bölünmüş olduğu gerçeğinin üzerini örtmeye özen
gösterirler. Dolayısıyla, Sultan ve ona vasallık eden feodal
beylerden/ askeri şeflerden ve büyük tacirlerden oluşan egemen
sınıfla büyük çoğunluğu yoksullukla boğuşan köylüler, göçebe
topluluklar ve zanaatkarlar arasındaki, bazan sert çatışmalara
dönüşen keskin sınıf çelişmeleri dikkate alınmadan yapılacak
herhangi bir tarih yorumu ve/ ya da dönem analizi son derece
yanıltıcı olmaya mahkumdur. Bu husus, Mevlana gibi kişiliklerin
konumunu, felsefesini ve duruşunu değerlendirmek bakımından da
belirleyici önem taşır. Babai isyanına geçmeden önce, büyük
çoğunluğu hiç de Marksist ya da devrimci olmayan araştırmacıların
sunduğu ve Mevlana'nın yaşadığı XIII. yüzyıl Anadolusu'nda emekçi
yığınlarla feodal egemen sınıfları arasındaki derin uçurumu gösteren
bazı verilere göz atalım.
İsmail Hakkı
Uzunçarşılı reaya'nın (sözcük anlamı "bir kimsenin yönetimi altında
bulunan/ lar), yani üretici köylünün, görünüşte feodal devlete ait
olan, ancak uygulamada bu toprağın kullanım hakkının yanısıra
denetimine de sahip bulunan yerel feodal beylere ve/ ya da askeri
şeflere bağımlı olduğunu ve sözkonusu toprağın el değiştirmesiyle
birlikte köylülerin de toprak köleleri gibi efendi değiştirdiğini
söylemektedir. O, merkezi devletin, askeri işlev ve yükümlülükleri
de bulunan yerel feodal beylere verdiği toprak, yani ikta ya da
diğer topraklar (mülk ve vakıf) üzerinde çalışan ve verdiği
vergilerle egemen sınıfın sonugelmez gereksinimlerini karşılayan
serf konumundaki üretici köylünün durumunu şöyle anlatıyordu:
"Selçuki devleti
topraklarındaki halk, arazinin idare tarzına göre ikta, mülk ve
vakıf reayası idiler; bunlar öşür ve vergilerini kimin reayası
iseler ona verirlerdi; toprak nereye aitse köylü de oranın reayası
sayılırdı. Toprak ikta ise ve o ikta kime verilmiş ise orayı ekip
biçen halk da o iktanın sahibinin reayasından addedilirdi. Toprak
vakfa tahsis kılınmış veya mülkiyet üzere kime terkedilmiş ise reaya
da oranın malı idiler. Bir mülk arazi vakfa intikal etse veya bir
ikta mülk olsa köylü de toprağı ile beraber vakıf veya mülk raiyyeti
olurdu." (Osmanlı Devleti Teşkilatına Medhal, Ankara, Türk Tarih
Kurumu Yayınları, 1970, s. 116)
Osman Turan daha
X. yüzyılda, yani Anadolu Selçuklu devletinin ve hatta Büyük
Selçuklu devletinin kurulmasından önce Türk toplulukları içinde
sınıf çelişmelerinin gelişmekte olduğunu şu sözlerle doğruluyordu:
"... büyük
zenginler ile fakir kitleler arasında husule gelen iktisadi tezat ve
uçurumlar... birbirine düşman zümreler meydana çıkarmış idi."
(Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti, İstanbul, Turan
Neşriyat Yurdu Yayınları, 1969, s. 328)
Yazar kitabında
Anadolu Selçuklu egemen sınıfı mensuplarının zenginliğine ilişkin şu
çarpıcı bilgileri de veriyor.
"Bu gelişim
sürecine bağlı olarak büyük bir varlıklı sınıf türemişti. Örneğin,
Çankırılı Nusretüddin Çelebi'nin malvarlığının -taşınmaz mallar
dışında- 10,000 koyun, 700 at ve 500,000 dirhem nakit olduğu;
Moğolların Harput Kadısı Seyid Mecdeddin'den 500,000 dirhem,
Aksaray'lı Şeyh Hacı Hamus'dan öteki mallarının yanısıra 12,000
altın aldıkları bilinmektedir. Hoca Mecdeddin'in bir kervandaki
kumaş yüklerinin 50,000 dirhem değerinde olması, bir başka kervanda
ise 300,000 yük şeker ve 100,000 altın bulunması bu konuyu
aydınlatacak niteliktedir" (agk, s. 296-97)
"Konyalı vezir
Fahreddin Ali muazzam bir servete sahip idi. Kendisine, evlatlarına
ve mensuplarına ait iktalar hariç günlük iradı 7,000 dirhem
tutuyordu. 200 hassa kölesi hizmetindeydi. Onu otağında ziyaret eden
Abdullah bin Abdüzzahir büyük hükümdarlardan daha debdebeli bir
hayat sürdüğünü, hayrat ve iyiliğinin çok olduğunu ve bununla şöhret
bulduğunu söyler." (agk, s. 295-96)
Turan, Büyük
Selçuklu devleti ve Anadolu Selçuklu devletinde üretim ve
ticaretteki gelişmenin egemen sınıf mensuplarını zenginleştirirken
köylüyü yoksullaştırdığını da söylemektedir:
"Ticari kazanç
ve servetlerin artması karşısında umumiyetle toprak gelirine dayanan
vergiler kifayetsiz kalıyor ve içtimai adaletsizliğe sebep
oluyordu... Bu iktisadi inkişaf sayesinde büyük bir sermayedar ve
zenginler sınıfı meydana gelmiş(ti)." (agk, s. 267)
Bu gelişmeye
Mustafa Akdağ da işaret etmektedir. O, Türkmenlerin Anadolu'ya
kitlesel olarak girdiği 1071'den sonra Batıya doğru sürülen Hristyan
ahalinin mal ve mülküne gaza gerekçesiyle ve askeri güç kullanarak
el koyan askeri şeflerin zenginleşmesini şöyle anlatıyordu:
"Türk asker ve
beyleri zaptettikleri şehirlerde arsa spekülasyonları yapmayı ve
ganimet emlaki elde etmeyi çok sevdiklerinden, böyleleri çabucak
askeri hüviyetlerini kaybederek hemen şehirlerin zengin ve nüfuzlu
aileleri durumuna geçiyorlardı...
"Yukarda
söylediğimiz üzere, gazilik sıfatlarından dolayı şehirlerde pek
kolay ve çabuk servet yığan Türk zenginleri, medrese, cami, hanekah,
zaviye gibi hayır müesseseleri yaptırmak ve bunları besleyecek
vakıflar tesis etmekte çok cömertlik gösteriyorlardı...
"Şu halde, Türk
ahalinin zenginliği, bilhassa gayrımenkule dayanmaktaydı. Şehir ve
kasabaların etrafındaki kıymetli bağ ve bahçelerin çoğu Türklerin
elinde olduğundan başka han, hamam ve dükkanlar dahi onlara ait
bulunuyordu.
"...fertlerin
refah ve zenginlik dereceleri de siyasi teşkilatta tuttukları
mevkilerine tabi bulunuyordu. Mesela, bir şehirde, hükümet ricalini
teşkil edenlerin aileleri zenginlikte de birinciydiler."
(Türkiye'nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Cilt 1, s. 13-16)
V. Gordlevski
ise feodal beylerin ve köylülerin durumu hakkında şu bilgileri
veriyor:
"Küçük Asya'da
köylülüğün ekonomik durumu konusunda, Vakayiname, doğal olarak
susuyor. Köylülerin hangi yükümlülükleri taşıdıkları belli değildir,
ama onlar ağır yükümlülükler taşıyorlardı. Patron, toprağa ve suya
çağırdığına göre, yalnız toprak üzerinde değil, su üzerinde de hak
ona aittir." (Anadolu Selçuklu Devleti, s. 174)
"Barış
zamanında, köylülük hukuksuzluğa ve baskıya sessizce dayanıyordu,
ama feodal sınıfın temsilcisi safyürek vakanüviste, her yanda
sessizlik ve bolluk varmış gibi görünüyordu. Ama, köylülüğün
esenliği, kuşkusuz görüntüsel, düşseldi." (agk, s. 176)
Gordlevski,
Selçuklu sultanlarının gösterişli yaşamından bir kesit sunarken
şöyle diyordu:
"Büyük
zenginlikler feodallerin ellerinde yoğunlaşmış olsa da, tarım
ürünleri, değiş tokuş edilen ya da satın alınan mallar ve mamul
mallar, savaş ganimeti genellikle sultana gidiyordu...
"Sultan, gezisi
sırasında, geçtiği her yerde, güzel erkek ya da kadın tutsaklardan,
altın dolu keselerden, Türk ve Arap atlarından vb. oluşan armağanlar
topluyordu. ‘Melikler', sultana değerli taşlar sunuyorlardı...
"Sultanın tahta
çıkışı sırasında, zengin armağanlar sunuluyordu...
"Sultanın
haraçları feodallar tarafından, fazlasıyla, durumları gittikçe
kötüleşen köylülere ödetiliyordu. Perişan durumdaki köylüler,
dayanılmaz bir zulüm altında bunalıyordu...
"Ülkede zorbalık
ve baskı egemenliği sürüyordu. Köylülüğün, -reayanın- haraçlardan
şikayetleri sonuçsuz kalıyordu...
"Hoşnutsuzlar
kesimi, belli ki kulluktan ve seferlerden yorgun düşmüş köylülerden
çıkıyordu. Bunların yitireceği bir şey yoktu; savaş sırasında
herşeyi yüzüstü bırakıyor, feodallardan kaçıyor ve ‘büyük ana
yollara' çıkıyorlardı: Buralarda kervanları soyuyorlardı. Soygunlar
kent pazarlarında da sürüyordu ve alışılmış bir olgu haline
gelmişti." (agk, s. 162-64)
I. Alaeddin
Keykubad'dan sonra tahta oturan II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde
(1237-1246) merkezi devletin zayıflaması, biçimsel olarak devlete/
kamuya ait olan iktaların giderek yerel feodal beylerin ve/ ya da
askeri şeflerin çıplak özel mülkiyetine dönüşmeye başlaması, bu
katman mensuplarının göçebe Türkmenlerin yaylak ve kışlaklarını
kendi özel topraklarına katmaya girişmeleri, Keykubad ve Keyhüsrev
döneminde süregelen ardı arkası gelmeyen savaşların ve özellikle
Moğollardan kaçarak Doğu Anadolu'ya sığınan Harezm ordularına karşı
gerçekleştirilen seferlerin bedeli, Moğol selinin Anadolu'ya kaçmak
zorunda bıraktığı yüzbinlerce göçmenin ülke ekonomisine getirdiği ek
yük, Anadolu yoksul köylüsünün ve esas olarak hayvancılıkla uğraşan
göçebe Türkmenlerin durumunu daha da zorlaştırdı. İşte, Anadolu'da
yaşanmış olan halk hareketlerinin belki de en büyüğü olan Babailer
isyanı bu koşullarda, 1239 yılında patlak verdi. Tarafların dinsel
söylemine rağmen isyan işte bu ekonomik ve toplumsal nedenlerden
kaynaklanıyordu; bu yüzdendir ki isyan, esas itibariyle yoksul
Türkmen yığınlarına dayanmakla birlikte "her ulustan katışanlar
vardı. Din, ulus ayırt etmeksizin sürüler ("halinde" olmalı- G. A.)
bir yere geldiler." (Müneccimbaşı'ya Göre Anadolu Selçukileri, Çev.
Hasan Fehmi Turgal, İstanbul, Türkiye Yayınları, 1935, s. 59)
Remzi Yürükoğlu
aynı konuda şunları belirtiyor:
"Babailerin bir
önemli özelliği de, yalnız Türkmenlere ve yalnız kendi inançlarına
sahip insanlara seslenmemeleridir. Etnik ya da dinsel konumlarına
bakmadan Anadolu'nun tüm ezilen kesimlerine seslendiler.
Dolayısıyla, ayaklanmanın temel gücünü Türkmenler oluşturdu, ama her
dinden ya da ırktan geniş kesimler de katıldı. Örneğin Kürtler,
Ermeniler, Hristyanlar yoğun olarak katıldılar. Ayaklanmaya katılımı
etnik ya da dinsel konumlar değil doğrudan sınıfsal konumlar
belirledi. Şii kaynaklı sufizm bunun örtüsü oldu." (Okunacak En
Büyük Kitap İnsandır, İstanbul, Alev Yayınevi, 1992, s. 252-53)
Ayaklanma,
Horasan'dan Anadolu'ya gelmiş bulunan -Baba Resul diye de anılan-
Baba İlyas ve onun müridi Baba İshak tarafından örgütlendi. Yoksul
halk kitleleri dayanılmaz hale gelen sözkonusu koşullarda Baba İlyas
ve Baba İshak'ın önderliği altında örgütlenmeye giriştiler. Kutsal
bir kişi olarak tanınan ve mucizeler yarattığına inanılan Baba
İlyas, propagandasında; dünyanın sonunu getiren kötülerin ve
zalimlerin yok edileceğini anlatıyor, içki sofralarında ve hareminde
eğlenmekten başka bir iş yapmayan II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in
kişiliğinde Selçuklu egemen sınıfını sergiliyor ve feodal beylerin
topraklarına, sürülerine ve diğer mülklerine elkonacağını ve bütün
bu zenginliklerin ayırım yapılmaksızın, ayaklanmaya katılacaklar
arasında eşit olarak bölüştürüleceğini söylüyordu.
Ahmet Yaşar Ocak
Babailer İsyanı adlı yapıtında hareketin anti-feodal bir toplumsal
düzen ve ilkel de olsa bir ortak mülkiyet talepleriyle ortaya çıkmış
olduğu ve farklı etnik ve dinsel gruplardan emekçileri biraraya
getirdiği yolundaki saptamayı doğruluyordu. Dahası isyan sadece
Selçuklu devleti ve egemen sınıfına değil, onların Mevlana gibi
savunucularına da yöneldiğini belirtiyordu:
"Her hal ü karda
hareket, temelde Celaleddin Rumi ve Mevlevilerin aristokratik
hareketine karşıydı....
"Önce, Türkmen
kendini dışlanmış görüyordu ve bu ‘dışlanma'yı da yaşıyordu. Onun
yabancı bir uygarlığa mal olmuş aristokratik bir zümreye bir
insiyaki (içgüdüsel) husumeti vardı. Baba İlyas, bu husumete bir de
dini gerekçe yaratmıştı ve fakir Kürt ve Hristyan zümrelerin de
desteğini sağlamıştı... Babailerin başarılarına amil bir başka etken
de, İlyas'ın feodalizme karşı bir içtimai düzen sağlayacağı vaadi
olmuştu. Göçebe zihniyetine çok iyi uyan bir çeşit müşterek mülkiyet
sistemiydi bu. Bu arada, çeşitli kentlerde işsiz kalmış çok insan
vardı; fityan zümrelerine mensup olanlar da dönemin kötü iktisadi
koşullarından olabildiğince zarar görmüşlerdi ki bunlar her zaman,
her türlü kargaşanın içinde bulunmuş insanlardı. Baba İlyas hareketi
onlara uygun bir ortam sağlamıştı. Nihayet bu gayrımemnunlar
zümresine, iktisadi krizlerden etkilenen bir kısım çiftçileri de
eklemek gerekir." (Aktaran Burhan Oğuz, Türk Halk Düşüncesi ve
Hareketlerinin İdeolojik Kökenleri III, İstanbul, Simurg, 1997, s.
176-77, abç)
Gordlevski ise
Babai isyanı konusunda şunları söylüyordu:
"Köy, kentin
üzerine yürüdü. Bu, kölece çalışmanın perişan ettiği köylülerle
zulmedici feodaller arasındaki karşıtlıktan yükselen gerçek bir
sınıf savaşımıydı. ‘Eski düzen', köylüleri barış zamanında feodal
için çalışmaya, savaş zamanında onun uğrunda kan dökmeye zorluyordu.
"Köylüler
köyleri yakıyor, büyük kin duydukları ‘soylu yurttaşları' öldürüyor
ve kent üzerine yürüyorlardı. Onlar, ‘Bize dost olan ganimete
ortaktır' diye bağırıyorlardı; isyancılara karşı çıkanları ise
koşulsuz yokediyorlardı." (Anadolu Selçuklu Devleti, s. 180-81)
Bu arada
verilerin Babai isyanının belli ölçülerde de olsa kentlerdeki
yoksullaşmış zanatkarların bir bölümünü de etkilediği ve onları da
saflarına kazandığı anlaşılıyor. Selçuklu egemen sınıfı ve onun
çıkarlarını savunan Mevlana ve izleyicileri sadece, ezilen ve
sömürülen emekçilerin büyük çoğunluğunu oluşturan yoksul göçebe ve
köylülere karşı olmakla kalmıyorlardı; onlar Ahilerin önderliğinde
örgütlenmiş olan kentlerdeki zanaatkarları da kendilerine düşman
olarak görüyorlardı. Ahilerin bazıları Mevlana'nın müridi olmuş
olsalar da onlar genellikle Mevleviliğe karşı bir tutum
içindeydiler. Bu karşıtlık, 1260'larda bir çok kentte Ahilerin de
içinde yer aldıkları ya da önderlik ettikleri Moğol-karşıtı
ayaklanmalar sırasında daha da belirginleşecekti. Devam edelim.
Selçuklu
ordusuyla Baba İlyas'ın Amasya, Çorum, Sivas, Yozgat ve Tokat
çevresinde ve Baba İshak'ın Maraş, Adıyaman, Malatya çevresinde
örgütlenmiş bulunan taraftarları arasında bir dizi şiddetli çarpışma
yaşandı. Babailer II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in ve ona bağlı valilerin
ordularını birkaç kez ağır yenilgilere uğrattılar. Hatta Babailerin
zaferleri karşısında paniğe kapılan sultan, başkent Konya'yı
terkedip -bugünkü Beyşehir'e bağlı- Kubadabad'a çekildi. Babailerin
propaganda, eylem ve zaferlerinin kendi Türkmen kökenli askerlerini
de etkilemeye başladığını gören Selçuklular, sonunda 60,000 kişilik
bir ordu topladılar ve ön saflara yerleştirdikleri paralı Frank ve
Gürcü zırhlı askerlerinin yardımıyla isyancıları Kırşehir'in Malya
ovasında yenilgiye uğratmayı başardılar. Selçuklular zaferlerini
büyük bir kıyımla kutlayacaklardı. Vakayiname sadece iki-üç
yaşındaki çocukların canlarının bağışlandığını belirtiyor. Babai
isyanı yenilgiyle sonuçlanmakla birlikte çürüme sürecine giren
askeri-feodal Anadolu Selçuklu devleti'ne ağır bir darbe indirdi.
Değişik etnik ve dinsel gruplardan ezilen ve sömürülen emekçileri
aynı bayrak altında toplayan bu isyan, başta Şeyh Bedrettin hareketi
olmak üzere daha sonraki halk hareketlerine güçlü bir maddi ve
manevi miras bıraktı.
Tam da burada
Bektaşi tarikatının kurucusu büyük Sufi Hacı (ya da Hace) Bektaş-ı
Veli'nin de Baba İlyas'ın halifeleri arasında olduğunu, kardeşi
Menteş'in aktif olarak Babai isyanına katıldığını ve bu isyanda
yaşamını yitirdiğini anımsatmak gerekir. Osmanlı tarihçisi Aşık
Paşaoğlu kendi adını taşıyan tarih kitabında bu konuda şunları
söylüyordu:
"Bu Hacı Bektaş
Horasan'dan kalktı. Bir kardeşi vardı, Menteş derlerdi. Birlikte
kalktılar. Anadolu'ya gelmeye heves ettiler. Evvela doğru Sivas'a
geldiler. O zaman da Baba İlyas gelmiş, Anadolu'da oturur olmuştu.
Meğer onu görmek isteğiyle gelmişler... Bu Hacı Bektaş, kardeşiyle
Sivas'a, Sivas'tan Baba İlyas'a geldiler. Oradan Kırşehir'e,
Kırşehir'den Kayseri'ye geldiler. Menteş yine memleketine yöneldi.
Hacı Bektaş, kardeşini Kayseri'den gönderdi. Vardı, Sivas'a çıktı.
Oraya varınca eceli yetişti. Onu şehid ettiler..." Egemen sınıfın ve
onun sözcülerinin Hacı Bektaş-ı Veli'yi zararsız bir aziz durumuna
sokma, hatta neredeyse devlet ve düzen yanlısı bir Sünni Sufi olarak
göstermeye çalıştıkları biliniyor. Oysa, üzeri yoğun bir
dezenformasyon çöplüğüyle örtülmeye çalışılan gerçek Hacı Bektaş-ı
Veli'nin emeğe, bilgiye ve insanların kardeşliğine büyük değer
veren, Babai isyanının yenilgisinden ve Baba İlyas ve Baba İshak
başta gelmek üzere isyanın önderlerinin büyük kısmının
öldürülmesinden sonra sağ kalan Babaileri eğiten ve örgütleyen ve bu
toplumsal isyanın mesajını Anadolu ve Rumeli'nin çeşitli köşelerine
ve gelecek kuşaklara taşıyan bir çeşit ideolojik önder olduğunu
göstermektedir..
XIII. Yüzyıl
Anadolusu
c-Moğol istilası
ve Sonuçları
XIII. yüzyılda
Çin'den Mezopotamya'ya kadar uzanan dev bir jeografiyi istila eden
ve giriştikleri savaşlarda onmilyonlarca insanın ölümüne yol
açtıkları tahmin edilen Moğollar -daha sınırlı ölçekte olmakla
birlikte- Anadolu'ya da yıkım getireceklerdi. Prof. Ernst Werner,
Orta Asya ve Çin'de Moğol istilasının, oralardaki nüfusun onda
sekizini ortadan kaldırdığını söylemektedir. (Bkz., Büyük Bir
Devletin Doğuşu-Osmanlılar (1300-1481), 2, İstanbul, Alan
Yayıncılık, 1988, s. 253) Nüfusbilimcilere göre XIII. yüzyılda
toplam dünya nüfusunun 400 milyon dolayında olduğu gözönüne
alındığında Moğol istilasının yol açtığı insan yitiminin boyutları
daha iyi anlaşılır.
Cengiz Han'ın ve
oğullarının komuta ettiği Moğol orduları 1209'da Kuzey Çin'i ele
geçirip yağmaladılar ve 1218'de Karahitayları egemenlikleri altına
aldılar. Onlar 1219-1220'de Hazar Denizi'nin doğusundaki Harezm
İmparatorluğu'na saldırdılar; Sultan Muhammet'in 400,000 kişilik
ordusunu yendikten sonra Buhara'yı yerle bir ettiler ve sivil
halktan 30,000 kişiyi öldürdüler. Semerkant ve Belh, teslim
olmalarına rağmen benzeri bir yağma ve toplu kıyıma hedef oldu. Arap
gezgini İbni Batuta, bu tarihten yüzyıl sonra ziyaret ettiğinde bu
kentler hala yıkık durumdaydı. Aldıkları tutsakları ordularının
önüne yerleştiren, yani canlı kalkan olarak kullanan ve onları kendi
yurttaşlarına karşı savaşmak ya da arkalarındaki Moğollar tarafından
biçilmek seçeneğiyle yüzyüze bırakan Cengiz Han'ın ordusu aynı yıl
Merv'i elegeçirdikten sonra kitaplığıyla ünlü bu kenti yerle bir
etti. 1221'de uzun bir direnişten sonra teslim olmasının ardından
Nişapur'un tüm kadın, çocuk ve erkekleri öldürüldü. 3,000 camisi ve
çömlek fırınlarıyla ünlü Rey aynı akibete uğradı ve tüm nüfusu
öldürüldü. Moğol valisine karşı ayaklanan Herat 60,000 sakini
öldürülerek cezalandırıldı. Moğolistan'a dönen Cengiz Han'ın 1227'de
burada ölmesinin ardından oğullarının yönettiği Moğol orduları
Batı'ya doğru ilerleyişlerini sürdürdüler. 1220-21'de ve daha sonra
1234'de Moğollar Azerbaycan, Kuzey Mezopotamya, Gürcistan ve
Ermenistan'ı işgal ettiler. Geçtikleri yerleri çöle çeviren Moğollar
1236 ile 1242 yılları arasında Güney Rusya, Ukrayna, Polonya,
Moravya, Macaristan, Hırvatistan'ı kapsayan bölgeyi denetimleri
altına aldılar. Bu arada, İran'da Hasan Sabbah'ın yönettiği
Haşhaşinler'in kendilerine karşı ayaklanması üzerine Cengiz Han'ın
torunu Hülagu'nun komuta ettiği bir Moğol ordusu Semerkant ve Belh
üzerinden harekete geçti ve Haşhaşinler'in direnişini ezdi. 1258'de
Moğol kuvvetleri, başında son Halife Müstasım'ın bulunduğu Abbasi
devleti'nin başkenti Bağdat'ı kuşattı. Kentin, bir ay süren
kuşatmadan sonra teslim olması, tarihin tanık olduğu en büyük
yıkımlardan birine tanıklık edecekti. Kırk gün kadar süren talan,
ırza geçme, yakma ve kıyımlar sonucunda sokakları kanla kaplanan
dönemin en göz kamaştırıcı kentlerinden biri olan Bağdat tanınmaz
hale getirildi. 800,000 dolayında kadın, çocuk ve erkeğin
öldürüldüğü Bağdat'ın yüzlerce yıllık kültür birikimi, yani dev
kitaplıkları ve sanat yapıtları acımasızca yokedildi.
Moğolların
Transkafkasya'da gerçekleştirdiği vahşeti gözlemleyen ve onların
kadınları, erkekleri, küçük yaştaki çocukları toptan katliama
uğrattıklarını, hatta hamile kadınların karınlarını yararak
ceninleri bile öldürdüklerini anlatan Arap tarihçisi İbnü'l Esir
(ölümü 1233) şöyle diyordu:
"Moğol
Tatarların İslâm diyarına girişleri hadisesini kaleme almaktan
yıllarca çekinip durdum... Kim bu büyük felaketin yazılmasını ve
anlatılmasını kolay bir iş gibi görebilir? Keşke annem beni
doğurmasaydı; keşke bu büyük felaketten önce ölüp gitseydim!.. Biri
çıkıp, ‘Adem Aleyhisselam'ın yaratıldığı günden bugüne kadar, alemde
bu felaketin benzeri görülmemiş ve yaşanmamıştır' dese, mutlaka
doğru söylemiş olur...
"Moğol
çapulcuları, geçtikleri hiçbir şehri yakıp yıkmadan, uğradıkları en
ufak bir köyü ateşe verip yağmalamadan geçmiyorlardı. Kendilerine
yarayanı alıyor, alamadıkları eşyaları, evleri ve camileri ateşe
veriyorlardı. Hatta değerini bilmedikleri için, ipek iplikleri bir
araya toplayıp yakarak seyrediyorlardı.
"1220 yılında
Cengiz Han'ın başlattığı Moğol İstilası, bir sene içinde Türkistan,
İran ve Azerbaycan ülkelerini dehşet verici tahribatla, kan ve
ateşle ele geçirmişti. Müslümanların uğradığı bu büyük belanın,
dünyada benzeri görülmemiştir."
Gerçekten de
Moğol istilası Çin'den Mezopotamya'ya ve Orta Avrupa'ya kadar uzanan
çok geniş bir bölgede yaşayan halklar ve uygarlıklar, özellikle de
bir dizi İslam ülkesi üzerinde son derece yıkıcı bir etki yapmıştı.
Kırk yıl gibi tarihsel açıdan görece kısa bir süre içerisinde Cengiz
Han, oğulları ve torunlarının orduları sadece onmilyonlarca insanı
katletmekle kalmamış, bütün bu devasa jeografinin ekonomisini
neredeyse bütünüyle tahrip etmiş, sayısız kent ve kasabayı
kitaplıkları, okulları, sanat yapıtlarıyla birlikte yakmış ve
yıkmış, zanaatkarlar başta gelmek üzere yetişmiş insan gücünü ya
katletmiş ya da Moğolistan'a götürmüş ve böylelikle İslam dünyasının
yaşamaya başladığı durgunluk ve gerilemenin hızlanmasına önemli
ölçüde katkıda bulunmuşlardır.
Moğol
istilasının etkilerini daha 1230'lı yıllarda hissetmeye başlayan
Anadolu 1243'de Sivas yakınlarında 10,000 kişilik Moğol ordusunun
Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in 70,000 kişilik ordusunu
bozguna uğrattığı Kösedağ savaşının ardından Moğolların/ İlhanlı
Devletinin boyunduruğu altına girdi. Baycu Noyan'ın komutasındaki
Moğollar; Erzurum, Sivas, Kayseri gibi önemli kentleri işgal ve
yağma etmiş, bu arada onbinlerce kişiyi öldürmüşlerdi. Daha Moğollar
gelmeden önce onlardan kaçan yüzbinlerce göçmenin Anadolu'ya girişi,
ülkedeki istikrarsızlığı arttırmış, çok sayıda köylü topraklarını
terketmek zorunda kalmış ve bu da tarımsal üretimin düşmesine yol
açmıştı. Moğol istilası ve boyunduruğu, öncelikle ekonomisini tahrip
ettiği Anadolu Selçuklu toplumunun yaşadığı bunalımı daha da
derinleştirdi. Öte yandan Moğol işgalciler Selçuklu sultanlığını
ortadan kaldırmayıp kendi vasallari olarak tutmayı, tahsildarları ve
hoşnutsuzluğunu eyleme döken halka ve diğer öğelere karşı
jandarmaları olarak kullanmayı yeğlemişlerdi. Bu da, manevi
otoritesi zaten önemli ölçüde ortadan kalkmış olan kukla Selçuklu
sultanlarına karşı bir kısmı halktan, bir kısmı da yerel feodal
beylerden kaynaklanan bir dizi ayaklanmaya yol açarak ülkedeki kaosu
derinleştirecekti. (4)
Gordlevski,
Kösedağ savaşının ardından oluşan durumu şöyle betimliyor:
"Tarım altüst
oldu; tarlalar bakımsız bırakılmıştı ve 1243 yılında ülkede ağır bir
açlık başladı. Türkler yığınlar halinde Bizans devletinin
sınırlarına yöneldiler...
"Küçük Asya'nın
Erzurum, Kayseri gibi kültür merkezleri boş alanlara dönüşmüştü;
sakinleri kırılmış, zanaatkarları Orta Asya'ya götürülmüş, halka
yüksek vergiler yüklenmişti." (Anadolu Selçuklu Devleti, s. 66)
Mustafa Akdağ
ise Moğol işgalinin sonuçlarını şöyle anlatıyordu:
"Konya, Kayseri
ve Sivas'ın teşkil ettikleri üçlü başşehir mihveri parçalandığı,
Moğol-Selçuki askeri gruplarıyla onlara karşı savaşan bağımsızlık
mücahitlerinin çete şeklindeki grupları faaliyetlerini soygunculuk
yoluyla besledikleri için, memlekette müthiş bir karışıklık çıkmış,
adıgeçen başşehirler üçgeni çevresinde eski refahlı hayat tamamıyla
yıkılmış, bölgeler, kasabalar ve şehirler arasındaki dengeli
ilerlemişlik yokolmuş... böylece Selçukiler zamanında kurulan
siyasi-sosyal ve iktisadi-sosyal düzen çökmüşür." (Türkiye'nin
İktisadi ve İçtimai Tarihi, Cilt 2, s. 11)
O dönem için
bile olağanüstü olarak nitelendirilebilecek bu açlık, yoksulluk,
güvenliksizlik, kaos, felaket ve çaresizlik ortamında yığınların
daha büyük ölçüde dine ve Sufi tarikatlara yönelmesi, bir bakıma
kurtuluşu ya da kurtuluşun hayalini tekkelerde, şeyhlerin
mucizelerinde, Tanrıda ve öbür dünyada araması hiç de şaşırtıcı
değildir. Tabii tablonun bütünü bundan ibaret değildi ve 1278'deki
Cimri (Siyavuş) isyanının da gösterdiği gibi onu değiştirmek için
uğraş verenler de vardı. Ancak egemen ruh hali bezginlik,
karamsarlık ve umutsuzlukla niteleniyordu. Dolayısıyla, XIII. yüzyıl
Anadolusu'nda, insanların yatıştırmayı, onların acılarını dindirmeyi
amaçlayan Sufi tarikatlarının güçlenmesi ve yaygınlaşması ve esas
olarak Moğol saldırısı ve baskısı nedeniyle Harezm, Horasan, İran ve
Mezopotamya gibi ülkelerden ve Semerkant, Belh, Baku, Bağdat gibi
kentlerden çok sayıda düşünür, din bilgini ve mutasavvıfın
yapıtlarını sığındıkları Anadolu'da vermeleri nesnelerin doğası
gereğiydi. Bunlar arasında Muhyiddin İbni Arabi'yi (ölümü 1240),
Necmüddin Daye'yi (ölümü 1256), Ahi Evran'ı (ölümü 1261), Hacı
Bektaş-ı Veli'yi (ölümü 1270), Mevlana'yı (ölümü 1273), Sadreddin
Konevi'yi (ölümü 1274), Fahrüddin Iraki'yi (ölümü 1280), Evhadeddin
Kirmani'yi (ölümü 1298), Yunus Emre'yi (ölümü 1320) sayabiliriz.
Mustafa Akdağ bu
konuda şunları söylüyordu:
"Türkistanlı
meşhur Şeyh Ahmed Yesevi'nin izinde yürüyen birtakım dervişler
Anadolu'ya akın ettiklerinden beri, bilhassa XIII. asırda,
medresenin klasik ve kitabi din anlayışı yanında, Türkiye halkına
‘veli' yahut ‘ermiş dervişlerin' hayallerinde tarifini bulan yeni
bir din anlayışı telkin olunmaya çalışılmaktaydı. Görünüşte dünya
nimetlerine kendilerini kaptırmaktan kurtulmuş olan bu yeni tip din
büyükleri, bazı hayır sahiplerinin kurdukları zaviye ve tekkelere
yerleşerek, bu müesseselerin vakıfları sayesinde propagandalarını
çok verimli hale getirmişlerdi. Bununla beraber, tarikat hareketi
cemiyeti, asıl Moğol istilasından sonra halk ruhunda meydana gelen
derin bedbinlik devresinde sarmış bulunmaktaydı." (Türkiye'nin
İktisadi ve İçtimai Tarihi, Cilt 2, s. 47-48)
Mevlana'nın
Düşünce ve Eyleminin Siyasal Anlamı
Mevlana'ya ve
onun yazıp çizdiklerine objektif bir biçimde baktığımızda ne
görürüz? Herşeyden önce, insanın kendine ve Tanrı'ya yönelmesi
gerektiği düşüncesini. Nitekim yukarda Mevlana'nın; tasavvufa bağlı
insanın Tanrı'yla mistik iletişime geçmek, ona yaklaşmak, yüreğini
Tanrı sevgisiyle doldurmak, böylece en azından ruhsal olarak sonsuz
yaşama kavuşmak ve Tanrı'nın içinde erimek için gereken hazırlıkları
yapmak olduğunu savunduğunu söylemiştim. Zaman zaman açık siyasal
tutum almış ve siyasal nitelikli açıklamalar yapmış olmakla birlikte
Mevlana öncelikle ve doğrudan bir biçimde siyasetle ilgilenmemiştir.
Ama bu, onun felsefesi/ düşünce sistemi, sanatı ve -olduğu
kadarıyla- eyleminin siyasal bakımdan tarafsız ya da sınıflarüstü
olduğu anlamına gelmemektedir. Lenin'in de söylediği gibi siyasette
tarafsızlık olamaz. O, "Sosyalist Parti ve Parti-Dışı Devrimcilik"
başlıklı yazısında şöyle diyordu:
"Siyasete
ilgisizlik siyasal bakımdan doygunluk anlamına gelir. İyi beslenen
bir insan bir ekmek parçasına karşı ‘ilgisiz', ‘duyarsız'dır; ama aç
bir insan bir ekmek parçası konusunda her zaman ‘partizan' bir tutum
alacaktır. Bir kişinin bir ekmek kırıntısı karşısında ‘ilgisiz ve
duyarsız' kalması, onun ekmeğe gereksinimi olmadığı anlamına gelmez;
bu sadece onun ekmek bulacağından, asla ekmek sıkıntısı
çekmeyeceğinden ve iyi beslenenler ‘partisi' içindeki yerinin sağlam
olduğundan emin olduğu anlamına gelir." ("The Socialist Party and
Non-Party Revolutionism", Collected Works, Cilt 10, Moscow, Progress
Publishers, 1965, s. 79) Kaldı ki Mevlana siyasette "tarafsız"
olmadığını gösteren -aşağıda bazı örneklerini vereceğim- ve içerik
ve üslup bakımından net bir dizi açıklama da yapmıştır.
Halkın büyük
çoğunluğunun Selçuklu sultanlarının, yerel askeri-feodal beylerin,
büyük tacirlerin, Moğol işgalcilerinin boyunduruğu altında ezildiği
ve sömürüldüğü, açlık, evsizlik ve yaşam güvencesizliğiyle yüzyüze
olduğu, dahası kan ağladığı koşullarda Mevlana gününü gün etmekte,
şiir yazmakta, sema yapmakta, ders vermekte ve zaman zaman da düzene
isyan eden insanları yermekte, onlara çatmaktadır. Emekçi yığınların
bir bölümü kendi yerel önderlerinin ya da işgal-karşıtı bazı feodal
beylerin komutası altında Selçuklu yöneticilerine ve/ ya da Moğol
istilacılarına karşı savaşırken onlara, bütün bu gelişmelere
sırtlarını dönmelerini "geçici" olan bu dünyaya boş vererek öbür
dünya için hazırlık yapmalarını öneren Mevlana şöyle buyuruyordu:
"Dünya
zindanında ve tabiatın kuyusunda hapis kalıp beden sandığının esiri
olan insan ruhu, birden bire Tanrı'nın lütfu ile kurtulup kendi
aslına ulaşır." (Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri I, s. 424)
"Bu alem, sizin
canlarınızın hapishanesidir; uyanın o tarafa gidin. Zira o taraf
sizin sahranız, mesire yerinizdir." (Mesnevi I, s. 525)
Mevlana ve onun
tarikatı dünyayı zindan, öbür dünyayı mesire olarak görmekte ve
insanın esas çaba ve dikkatini Tanrı'yla birleşme, onun varlığında
erime uğraşı üzerinde yoğunlaştırması gerektiğini ileri
sürmektedirler; dolayısıyla onların yığınlara mesajı, bu dünyada
başlarına gelen felaketlere, çektikleri acılara aldırmamaları ve
sabretmeleri, hallerine şükretmeleri ve kurulu düzene karşı
çıkmamaları olacaktır. Mevlana daha da ileri gitmekte, sabrın kişi
için bir huzura kavuşma, ibadet, Tanrı'yı düşünme ve anma demek
olduğunu, "yaratık"tan, yani bu bağlamda yöneticilerden şikayet
etmenin "Yaradan"dan şikayet etmek anlamına geldiğini söylemektedir.
Ona göre insan haline şükretmediğinde memnuniyetsiz, yoksun ve
üzüntülü olacağı gibi haline şükretmesi halinde nimetleri artacak,
gönlü zenginleşecek ve Tanrı'ya yaklaşacaktır. Onun şu sözleri, bu
yaklaşımını açık bir biçimde dile getirmektedir:
"Yaratıktan
şikayet, Yaratandan şikayettir." (Mektuplar, s. 136)
"Seni Hak'tan
başka şeylerle meşgul eden dostlarınsa, hakikatte düşmanındırlar."
(Mesnevi IV, s. 96)
"Sabret, zira
sabırla güçlük ortadan kalkar. Sabır, ferahlığın anahtarıdır."
(Mesnevi III, s. 1848)
"Tanrı
yüzbinlerce kimya yarattı ama, insan sabır gibi bir kimya görmedi."
(Mesnevi III, s. 1854)
"Tanrı'dan
başkasına kavuşmak ona gitmekle olur. Halbuki Tanrı'ya sabır ile
ulaşılabilir." (Eflaki I, s. 479)
"Hakk'a
şükretmek herkese vaciptir. Ekşi yüzlü itirazcı mahrum ve meyus
olur." (Mesnevi I, s. 1587)
"Şükür, nimeti
arttırır." (Mektuplar, s. 204)
"Nimete şükür
can; nimetse posttur. Zira şükür dosta götüren rehberdir." (Mesnevi
III, s. 2912)
"Gam bir
hazinedir. Senin zahmet ve meşakkat çekişinse maden." (Mesnevi III,
s. 510)
"Zaman arı, su
da Hakk'ı zikirdir/ Bunun dışındakiler derttir, tasadır." (Mesnevi
IV, s. 447)
"Peygamber:
‘Eğer sen Tanrı'dan cennet istiyorsan, hiç kimseden bir şey isteme
Eğer kimseden
bir şey istemezsen, cennetin ve Tanrı'nın yüzünün senin olacağına
kefilim', buyurdu." (Eflaki I, s. 438)
Bu bakış
açısının mantıksal bir uzantısı da Mevlana'nın "sosyal işbölümü"
dediği sınıf farklılaşmasını "Tanrı'nin herkese yapabileceği görevi
vermesi" olarak nitelendirmesidir. (Bkz. Nilgün Çelebi, "Fîhî Mâ-Fîh'i
Okumak", Sosyoloji ve Metodoloji Yazıları, Anı Yayıncılık, Ankara,
2001, s. 49) Böylece o, küçük bir azınlığın toplumun tepesinde yer
alırken, geniş emekçi çoğunluğun açlığa, yoksulluğa ve zulme mahkum
edilmesini "ilahi iradenin bir sonucu olarak" görmek ve göstermek
suretiyle varolan düzeni kutsamakta, bu emekçi çoğunluğa, varolan
düzene karşı çıkmanın Tanrı'ya ve onun iradesine karşı çıkmak
olduğunu söylemektedir. Burhan Oğuz, Mevlevilerin kurulu düzeni
ayakta tutmak için çaba harcadıklarını anlatırken şöyle diyordu:
"Mevlevilik
özellikle Sünni çevrelerinde gelişmiş olup Mevlevi dervişleri şer-i
şerife daima riayetkar olmuşlardır. ‘Kulluk' kavramının işlenmesi de
Mevlevi tekkesinin esas işi olagelmiştir. ‘Elden geldikçe kul ol,
padişah olma' diyor Celaleddin." (Türk Halk Düşüncesi ve
Hareketlerinin İdeolojik Kökenleri II, İstanbul, Simurg, 1997, s.
230)
Görülebileceği
gibi, sevgi, hoşgörü, barış ve kardeşliğin simgesi olarak sunulan
Mevlana ve Mevlevilik, devlet ve düzeni Tanrısal bir aylayla
süslemeye çalışıyor, ezilen ve sömürülen yığınlara bu devlet ve
düzen önünde secdeye gelmeyi ve onlara gönüllü olarak "kul"luk
etmeyi öğütlüyordu. Kendisi de toprak ve maddi zenginlik sahibi olan
Mevlana'nın -ve tabii onun izleyicilerinin- bu öğütlere uymayan ve
düzene isyan edenler için verdikleri yargıysa kesindi. Örneğin
Mevlana, Selçuklu tarihçisi Kerimeddin Aksarayi'nin ‘etrak-ı nâpak'
(=‘temiz olmayan Türkler'), ‘etrak-ı mütegallibe' (=‘işgalci
Türkler') diye nitelendirdiği "Türk"ler, yani dönemin "Türkmen" diye
bilinen göçebeleri ve yoksul köylüleri için şöyle diyordu:
"Yapım için Grek
işçileri, yıkım için ise aksine Türk işçileri almak gereklidir. Zira
dünyanın yapımı Greklere özgüdür. Yıkım ise Türklere ayrılmıştır.
Tanrı evreni ilk kez yaratınca, ilkin tasasız kafirlere can verdi...
Onlar taşların zirvelerinde, tepeler üzerinde birçok kent ve kaleler
yükselttiler... Ama Tanrı işleri öyle düzenledi ki, yavaş yavaş bu
yapılar yıkılmaya yüz tuttular. O zaman Tanrı, gördükleri bütün
yapıları, saygı duymadan, acımasız yıksınlar diye Türkleri yarattı.
Türkler yıktılar ve hala yıkıyorlar. Kıyamet gününe kadar bunu
yapacaklar. Sonunda Konya'nın yıkılması, adaletsiz ve acımasız
Türklerin elinden olacak..." (Aktaran Doğan Avcıoğlu, Türklerin
Tarihi, Birinci Kitap, İstanbul, Tekin Yayınevi, 1979, s. 157)
"Mevlana
Celaleddin'in oğlu Veled Çelebi ise, Sultan Mesut'a Türkmen kırımı
önerir. Çelebi, can korkusundan mağaralara, dağlara ve ormanlara
kaçıp gizlenen ‘alem yıkıcı' Türklerin acımaksızın tümünün
öldürülmesini öğütler:
‘Onlar öyle çok
zarar vermişlerdir ki, Şahım sakın sen onlara acıma; halkın
yaşamasını istiyorsan onların tümünü kurban et.' " (agk, s. 158)
Gerçeğe saygı,
Mevlana'nın bu saptamasında küçük de olsa bir doğruluk payı olduğunu
teslim etmeyi gerektiriyor. Sosyo-ekonomik koşulları ve yaşam
biçimleri gereği sürekli hareket halinde olan ve esas itibariyle
hayvan besleyen ve hayvanlarını kışlaklardan yaylaklara götürüp
getiren tüm diğer göçebe halklar gibi Türkmenler de belirli ölçüde
yağma ve talana eğilimliydiler. Yerleşik yaşama ve tarıma ilgi
göstermeyen Türkmenlerin tarımsal ya da sınai ürün gereksinimlerini
trampa yoluyla karşıladıkları gibi - göçebe yaşamının doğal bileşeni
sayılan- yağma yoluyla karşıladıkları da oluyordu. Kaldı ki Anadolu
Selçukluları Hristyan topluluklarına ve Bizans'a karşı savaşı ve
onun bir parçası olan yağmayı "gaza" gerekçesiyle meşrulaştırmakta
ve teşvik etmekteydiler. Devam edelim.
Askeri-feodal
Selçuklu devletine karşı haklı bir kuşku ve güvensizlik besleyen
emekçi köylü ve göçebe yığınlarını -anlaşılan devlete karşı- "vefasızlık"la
suçlayan ve Konya'da debdebeli bir yaşam sürdüğü bilinen Mevlana,
"Köylü ile Şehirlinin Hikayesi"nde şöyle demektedir:
"Köye gitme,
köy, adamı ahmak bir hale sokar. Aklı nursuz, fersiz bir hale
getirir. Ey seçilmiş temiz adam, Peygamberin sözünü dinle; köyde
yurt edinmek, aklın mezarıdır. Köyde sabah akşam bir gün kalan
kişinin aklı bir ay yerine gelmez, tam bir ay onun ahmaklığı
gitmez... Köyde bir ay kalan kişi, nice zaman bilgisiz ve kör
kalır." Mesnevi, Cilt III, s. 41) Bütün sınıflı toplumlarda ve
dolayısıyla Anadolu Selçuklularında da köyün ve "köylü"nün kentten
ve "kentli"den daha geri olduğu doğrudur; ancak Mevlana'nın bu
sözlerini onun genel düşünce sistematiğiyle birlikte ele
aldığımızda, burada düşünürümüzün emekçi köylü yığınlarına karşı
beslediği küçükseme ve hatta düşmanlık duygularını dile getirmekte
olduğunu görürüz. Kaldı ki, başka yer ve zamanlarda olduğu gibi XIII.
yüzyıl Anadolusu'nda da köyün ve "köylü"nün geriliğinin asıl nedeni,
esas olarak kentlerde üstlenmiş olan -ve Mevlana'nın da bir üyesi
olduğu- egemen sınıfların emekçi köylülüğü vahşice sömürmesinden
başka bir şey değildir.
Anadolu tarihine
ilişkin araştırmalarıyla tanınan Fuad Köprülü Mevlevilik hakkında şu
isabetli saptamayı yapıyordu:
"Musiki, sema,
şiir gibi üç vasıtaya istinaden (=dayanarak- G. A.) Mevlevilik,
Anadolu'nun Acem harsına meftun (=İran kültürüne tutkun- G. A.)
şehirlerinde ve yüksek mehafilde (=çevrelerde- G. A.) daima
tarafdarlar bulmuş. İslam sanayi-i nefisesi (=güzel sanatları- G.
A.) Mevlevi tekkelerinde her zaman mevki-i rağbet kazanmış, Mevlevi
şeyhleri de mevcud olan nizam-ı siyasi ve içtimainin (=siyasal ve
toplumsal düzenin- G. A.) muhafazasına ve hükümet merkezinin idame-i
nüfuzuna (=etkisinin sürdürülmesine- G. A.) çalışarak siyasi-dini
kıyamlardan daima uzak durmuşlardır. Osmanlılar zamanında Mısır,
Suriye, Irak ve Azerbaycan'dan başlayarak ta Pecs'e (Macaristan)
kadar her tarafta Mevlevi zaviyelerinin inkişafı ve mahdud
(=gelişmesi ve sınırlı- G. A.) bazı zamanlar istisna edilmek
şartiyle Mevleviliğin hükümet tarafından asla takibata maruz
kalmaması, onların siyaseten bu dürüst hatt-ı hareketlerinden
münbaistir. (ileri gelmektedir- G. A.) Mevleviler, daha Celaleddin
Rumi'den başlayarak Türkmen babalarına fena bir gözle bakmışlar,
onları kendilerine rakip görmüşler; Moğol istilasını müteakip onlara
aleyhdar bir vaziyette bulunmak için bir aralık Karamanlılara karşı
bile Moğolların hakimiyetini tercih etmişlerdir." (M. Fuad
Köprülüzade'nin Anadolu'da İslamiyet adlı yapıtından aktaran Burhan
Oğuz, Türk Halk Düşüncesi ve Hareketlerinin İdeolojik Kökenleri II,
İstanbul, Simurg, 1997, s. 229-30)
Yoksul emekçi
yığınlara hallerine şükretmelerini, sabırlı olmalarını, az yiyip
içmelerini, kimseden bir şey istememelerini tavsiye eden, ama
kendisi yazın Meram bağlarında, kışın Konya köşklerinde sefa süren
Mevlana kendisini dünya nimetlerinden hiç de uzak tutmamaktadır. V.
Gordlevski bu konuda şunları söylüyordu:
"Din adamları
feodallaşıyordu; bunların toprakları, yüzkızartıcı şekilde
sömürdükleri hizmetkarlar ve halayıklar kadroları vardı...
"Mevlevilerde,
Celaledin-i Rumi'nin tekkesinde de kuşkusuz, büyük zenginlikler
toplanmıştı. Ve zenginliklerini korumak için bunlar, başlangıçta
Selçukluların, sonra da Moğolların ‘yasal' iktidarını
destekliyorlardı... (Anadolu Selçuklu Devleti, s. 136)
"Mevlevilerin
elinde topraklar birikmiştir. Mevlevilerin yaşama biçimi de
feodallerde olduğu gibidir; Amir Arif Çelebi'nin atının tırnağı
önünde, derviş, uysallıkla eğilmektedir. Selçuklular yıkıldığı zaman
Mevleviler, Kuran'ı kaynak gösterip Selçukluların yasal ardılları
olarak Moğol Hanlarını destekliyorlar, böylece onlar, büyük
topraklarını kurtarmak istiyorlardı..." (agk, s. 201)
Gordlevski, XIII.
yüzyılda Kalenderiler, Rufailer gibi bir dizi batıni mezhebin
yaygınlaştığını anlattıktan sonra sözlerini şöyle sürdürüyordu:
"Ama Mevleviler,
‘Mevlana' Celaleddin Rumi'nin izleyicileri, zenginlikleri ve
etkileriyle tüm diğerlerini geride bırakıyordu.
"Bir yandan
yerel geleneklerden yararlanarak, öte yandan Irak'tan gelen akıma
kapılarak, Celaleddin Rumi dinsel ayin dansları uygulamaya koymuştu;
bu danslar Konya'da saray çevrelerini sarmış, mevleviler de bu
şekilde güçlerini pekiştirmişlerdi. Bol akşam yemeği eşliğindeki
ayin törenleri, Konya ‘da sık sık Celaleddin'in sanatına vurgun bir
topluluğu bir araya getiren erkan tarafından düzenleniyordu.
"Selçuklular,
mevlevilere büyük sevgi besliyorlardı. Örneğin, başlangıçta kuşkulu
bir belirsizlikle bakan Sultan I. Alaeddin Keykubat, kısa sürede
Celaleddin Rumi'nin babası Behaeddin Veled karşısında eğilmiş ve ona
hükümdar saygısı göstermeye başlamıştır. Sultan IV. Rükneddin
Kılıçarslan (Aksaray'da boğularak öldürülmüştür), Celaleddin'i
‘baba' olarak yüceltiyordu. Onun annesi Gürcü Tamara (Sultan II.
Gıyaseddin Keyhüsrev'in eşi), Celaeddin Rumi'ye bir tür derin saygı
duyuyordu. Celaleddin'in portresinin yapılmasını buyuruyor,
Konya'dan bir yere giderken portreyi yanında taşıyordu, onun bir
giysisini (gömleğini) elde etmek için büyük paralar (ikibin altın
sikke) ödüyordu vb...
"Mevlevi
tarikatı, giderek, yalnızca başkentte değil, taşrada da
güçlenmiştir. Celaleddin'in sesine, daima duyarlıkla kulak vermiş
olan (1262-1277 yılları arasında Moğol istilacıları adına Anadolu'yu
yöneten, ancak daha sonra onlar tarafından öldürülen- G. A.) vezir
Muineddin Pervane'nin çocuklarında mevlevilere bir ailesel bağlılık
vardı. Örneğin, Amasya'daki mevlevihane, vezirin oğlu tarafından
yaptırılmıştır.
"Celaleddin'in
müritleri (izleyici çırakları) yalnızca müslümanlar değildi, onu
dinleyen ve gözlemleyen hıristyanlar İslama geçmişlerdi.
Celaleddin'in hayranları, ona ait eşyalara binler ödüyorlardı;
çünkü, ‘bunlar, olağanüstü güce sahipti ve sahiplerini uğursuzluktan
koruyordu.' " (agk, s. 325-26)
Siyasal
otoriteye boyun eğmekle tanınan ve Selçuklular güçlü olduğunda
onların, Anadolu'nun Moğolların işgal ve hegemonyası altına girdiği
koşullarda da (5) onların borusunu öttüren Mevlana, 1243'den sonra
Anadolu'nun gerçek efendileri haline gelmiş olan Moğollar için şöyle
diyebiliyordu:
"Bana Tatarın
yaptıklarından değil, Tatar ceylanının göbeğinden sözet! Tatarın
talan ettiği herşey tanrının hazinesine girmiş olur. Tatar dünyayı
savaşla yıktı, ama yıkılan yerde tanrının definesi bulunur; ne diye
gönlümüzü sıkalım?" (Aktaran İsmail Kaygusuz, Alevilikte Dar ve
Dar'ın Pirleri, İstanbul, Alev Yayınları, 1995, s. 117)
Prof. Dr. Mikail
Bayram Murat Kayacan'la yaptığı bir söyleşide Selçuklu resmi
tarihçisi İbni Bibi'ye ve başka belgelere dayanarak Moğolların
Anadolu'ya girdiği tarihlerde Mevlana'nın iki hocası Şems-i Tebrizi
ve Seyyid Burhaneddin-i Tirmizi'nin işgalci güçlerle işbirliği
yaptıklarını ileri sürdükten sonra sözlerini şöyle sürdürüyordu:
"Şems-i
Tebrizi'nin Konya'ya gelip Mevlana ile görüşmelerinden sonra Mevlana
ile Moğollar arasında bir diyalogun başladığını görüyoruz. Bunun pek
çok belgesi bulunmaktadır. Kayseri'de onbinlerce Ahi ve Türkmen'i
öldüren Baycu Noyan, ikinci defa Anadolu'yu istila ettiğinde
Konya'ya da gelmişti. Bu gelişinde Mevlana ile görüşmeler yapmış ve
Mevlana Baycu Noyan ile görüştükten sonra, şehre gelerek Baycu
Noyan'ın evliyaullahtan olduğunu Konyalılara telkin etmeye
çalışmıştır. Ahmet Eflaki Dede Menakibu'l-Arifin adlı eserinde bunu
yazmaktadır.
"Mevlana'nın
buna benzer bir iddiayı Cengiz Han için de dile getirdiğini
görüyoruz. Dünya tarihinde Fir'avn ve Nemrut'tan sonra en gaddar ve
kan dökücü devlet adamı Cengiz Han'dır. Mevlana Cengiz Han'ın bir
mağaraya çekildiğini orada 10 günlük itikaftan sonra Allah'tan mesaj
aldığını ve bu mesajı aldıktan sonra Harezmşahlar (Maveraunnehir ile
Horasan arası) ülkesine yürüdüğünü ve başarılarının buradan
kaynaklandığını iddia etmektedir. Bu iddiasını Fihi Ma fih adlı
eserinde (M.E.B. baskısı, s. 101-103) dile getirmektedir.
"Hülagu Han için
de buna benzer bir iddiada bulunmaktadır. Mevlana Moğollar'ın
putperest olduklarını fakat oruca büyük bir önem verdiklerini ifade
ettikten sonra Hülagu Han'ın Bağdat'ı kuşattığını bir türlü şehre
giremediğini sonra bütün ordularına emir vererek atlarına üç gün
süreyle yem ve su vermemelerini askerlerin de oruç tutmalarını
emrettiğini söyler. Atların tuttuğu bu orucun yüzü suyu hürmetine
Cenab-ı Allah'ın Bağdat'ın fethini Hülagu Han'ı müyesser kıldığını
bildirir." (Menakibu'l-Arifin)
Mevlana'nın
Moğollardan bir çok kez yüklü miktarda para aldığını örneklerle
anlatan ve Şems-i Tebrizi'nin, Makalat adlı yapıtında Anadolu
halkını "Moğollara itaat etmeye ve Moğol yönetiminden razı olmaya
çağırdığı"nı söyleyen Prof. Bayram daha sonra şunları aktarıyordu:
"Aslında bu
fikri Mevlana'nın torunu Ulu Arif Çelebi de dile getirmektedir.
Eflaki şöyle bir anekdot nakletmektedir. Ulu Arif Çelebi Moğolları
destekliyordu. Moğollarla mücadele halinde olan Karamanoğulları Ulu
Arif Çelebi'ye niçin kendileriyle olmayıp Moğollardan yana olduğunu
sorduklarında o şöyle cevap vermiştir: ‘Biz dervişleriz. Bizim
nazarımız Allah'ın iradesine bağlıdır. O iktidarı kime verirse biz
de onun tarafını tutarız' demiştir. (Menakibu'l-Arifin, II, s.
925-926) Bütün bu belgeler ve bilgiler bize açık olarak
göstermektedir ki, Mevlana Celaleddin-i Rumi ve hocası Şems-i
Tebrizi Moğol yanlısı bir politika izlemişlerdir." ("Mikail Bayram
ile Mevlana'nın Moğollarla ve Moğol Yanlılarıyla İlişkileri
Üzerine", 13 Haziran 2002)
Bu verilerin
ışığında halk yığınlarının XIII. yüzyıl Anadolusu'nda yaşanan
bunalıma nasıl karşılık vermeleri gerektiği konusunda iki ayrı ve
birbirine karşıt tutumun ortaya çıktığını net olarak görebiliyoruz.
Bunlardan birincisi, Babai isyanının, bu isyanın manevi
önderlerinden biri olan Hacı Bektaş-ı Veli'nin ve diğerlerinin boyun
eğmeme, direnme ve düzeni halk yığınlarının çıkarları doğrultusunda
dağiştirme olarak özetlenebilecek tutumudur. İkincisi ise, siyasal
otoriteye ve iktidara sahip olanlardan yana çıkan Mevlana ve
benzerlerinin ezilen ve sömürülen sınıfları düzene boyun eğmeye
teşvik etme ve onları cennet ve öbür dünya hayaliyle avutma
tutumudur. Aslında Hacı Bektaş-ı Veli'nin ünlü,
"Hararet
nardadır sacda değildir/Keramet baştadır, tacda değildir/Her ne arar
isen kendinde ara/Kudüs'te Mekke'de Hac'da değildir" ve "Ellerin
Kabesi var/ Benim Kabem insandır/ Kuran da kurtaran da/ İnsan oğlu
insandır" dörtlüklerini işte güce tapan bu ikinci tutumun
sahiplerine yönelik bir eleştiri gibi okumak gerekir.
Babailere karşı
örtülü bir düşmanlık besleyen Mustafa Akdağ bu iki tutum arasındaki
ayrımı şu sözlerle doğruluyordu:
"XIII. asrın
sonlarına doğru Türkiye'deki tarikatçıları iki zümre halinde
toplamak mümkündür. Birinci zümreye Hacı Bektaş-ı Veli'nin şahsiyeti
sembol oluyordu. İkinci zümre ise, Celaleddin Rumi'nin rehberlik ve
irşadında temsil olunan ‘Mevlevilik' mensuplarıydı. Her ikisi de
Batıniliğe dayanan bu tarikatlardan Bektaşilik, Sünniliğe ve medrese
skolastiğine açıkça cephe almış, bilhassa Türkmenlerle basit halk
arasında tahriklere de başlamıştı. Hatta Baba İshak adlı Batıni
şeyhi, II. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında tehlikeli bir isyan
çıkarmaya bile muvaffak oldu. Böylece, Babailik veya Bektaşilik
perişan halk tabakalarıyla şehirlerdeki işçiler arasında çabucak
yayılıyor, ‘fütüvvet' teşkilatına mensup, genç, çoğuncası da bekar
olan bu insanlar, Batıniliğin telkinleri altında, ‘rindlik' hayatına
atılıyorlardı...
"İbni Bibi ve
Aksarayi'nin verdikleri izahlardan anlıyoruz ki, iktisadi hayatın
sarsıldığı XIII. asırda, bilhassa Moğol boyunduruğu altında yaşanan
yıllarda, büyük şehirlerde, esnaf teşkilatı içinde geçinemeyen veya
iş bulamayan binlerce genç işçi babaların ve şeyhlerin tesiriyle hep
rindliğe sapmışlar, böylece de içtimai düzen için ciddi bir tehlike
olmuşlardı... Mamafih, Mevlevilik, Babailiğin aksine, şehirlerde
oturan yüksek ve refahlı sınıfları okşayacak bir yol tuttu ve
tarikat prensiplerini Sünnilik ile uzlaştırmaya çalışarak, bir
taraftan medreselerin asabiyetini telkin, diğer taraftan da siyasi
otoritenin desteğini kazandı." (Türkiye'nin İktisadi ve İçtimai
Tarihi, Cilt 1, s. 49-51)
Mevlevilik ve
Devlet
Gordlevski
kitabında, "Moğol döneminde, genel olarak mevleviler, saraya
ustalıkla sızabilmişler ve tüm sultan sarayını, kadınlar
aracılığıyla etkileyebilmişlerdir. Örneğin, Sultan II. İzzeddin
Keykavus'un eşi Gürcü Hatun, Celaleddin Rumi'nin alımına kendini
kaptırmıştır.." (Anadolu Selçuklu Devleti, s. 304) diyordu.
Mevlana'dan sonra da Mevlevi şeyhleriyle egemen sınıflar ve onların
devletleri arasında yakın ilişki sürmüş, hatta bu ilişki giderek
derinleşmiştir.
Nazif
Velikahyaoğlu "Anadolu'nun İskanı ve İslamlaşmasında Dervişlerin
Rolü" başlıklı ve bir devlet yetkilisi üslubuyla kaleme aldığı
yazısında Mevleviliğin gerici rol, konum ve işlevini
doğrulamaktaydı. Onun yazısından devletin, ilerici-devrimci
potansiyel taşıyan Sufi tarikatlarına karşı ortodoks İslam'ın
yanısıra gerici-düzeniçi Sufi tarikatlarını da desteklediğini ve hem
sopa hem de havuç politikasını birarada kullandığını gösteren şu
uzun parçayı sunmakta yarar görüyorum:
"Tarikatlar,
toplum düzenini bozacak faaliyetlerde bulunmadıkları ve Ehl-i
sünnete aykırı davranışları tespit edilmediği sürece devletin himaye
ve desteğini görmüştür. Hatta devlet kırsal kesimlere inşa ettikleri
zaviyeler vasıtası ile boş sahaları tarıma elverişli hale
getirmeleri, göçebe halkın bir toprak parçasına iskân edilerek,
yerleşik düzene kavuşturulması, Orta Asya içlerinden kopup gelen
Türklerle bu topraklar üzerinde yaşayan yerli halk arasında bir
kaynaşmanın sağlanması konularında, tarikatların gösterdikleri
olumlu faaliyetlerini görerek, yaptıkları temliklerle bunları teşvik
etmiştir.
"Hükümdarlar ve
devlet büyükleri inançlarından dolayı tarikatlara ilgi duymalarının
yanında; bunların halkın üzerinde mevcut manevi nüfuzlarından
yararlanarak, toplumun destek ve bağlılığını sağlamak gayesi ile de
tarikat mensuplarını hoş tutmuşlardır...
"Tarikatlara
gösterilen bu derece büyük ihtimama rağmen, bunlar başıboş
bırakılmamışlardır. Bursa'nın fethinden sonra, Orhan Gazi, o
havalide mevcut tarikat ve dervişleri denetlemiş, davranışları
İslamiyet'e ve Ehl-i sünnet itikadına uygun olmayanların ‘Çerağların
ve alemlerin ellerinden alarak' bunları Bursa ve çevresinden
uzaklaştırmıştır. Devlet tarafından alınan tedbirler, bu ve benzer
kişilerin İslamı gerçek manada öğrenmeleri için medreseler açılması,
camilerde ders halkaları ihdas edilmesi, zaviyelere alim ve fazıl
insanlar tayin edilmesi suretiyle sürdürülmüştür...
"Devlet
büyükleri aldıkları bu tedbirlerle kaynağını İslam'dan alan
otoriteye dayalı bir adalet kavramı çerçevesinde, tebaa ile
bütünleşmeyi ve bu yoldan içtimai istikrarı sağlamayı
amaçlamaktadır. Bu amacın sonunda, güçlü bir devlete ve huzurlu bir
topluma kavuşma arzusu yatmaktadır. Devlet kendini istediği bu
hedefe götürecek her meşru vasıtaya başvurmuş; nihai hedeflerden
sapmaya yol açan veya açacak davranışları sürekli kontrol ederek,
gereken tedbirleri almakta hiç tereddüt göstermemiştir...
"Batıni
görüşlerle ayaklanan Baba İlyas ve Şeyh Bedreddin, kuvvet
kullanılarak bastırılmıştır. Ancak devlet, her şeyin bununla
bitmeyeceğinin farkındadır.
"Din ve mezhep
ayrılıklarını ortadan kaldırmayı ve insanları mistik bir Tanrı
sevgisi etrafında toplamayı amaçlayan Şeyh Bedreddin isyanının
peşinden, Hacı Bayram Veli'nin temsil ettiği Ehl-i sünnete uygun
Bayramiye tarikatının kurulması ve özellikle II. Murad'la
(1421-1451) Edirne'de yapılan görüşmelerden sonra devletçe sağlanan
temlikler ve devlet büyükleri tarafından bu tarikat adına kurulan
vakıflar, devlet-tarikat ikilisinin nihai hedefler için
bütünleşmesine güzel bir örnek teşkil etmektedir.
"Siyasi
amaçlarla devlet-tarikat iş birliğine bir başka misal de, II.
Bayezid'in (1481-1512), Mevlana (1207-1273) ile birlikte Hacı
Bektaş-ı Veli'nin (1209-1270) türbelerini onartarak, Bektaşilerin
gönlünü alması ve Şah İsmail'in (1502-1524) Doğu Anadolu'da
başlattığı Alevi ayaklanmasına bir karşı tedbir alarak, Balum
Sultan'ı (?-1516) Diyarbakır ve havalisine göndermesi, Bektaşilerin
Şah İsmail ile birlik olmasını önlemiş, böylece Yavuz Sultan
Selim'in (1512-1520) başarılı olması zeminini hazırlamıştır.
"Bektaşi
babalarının Yeniçeri ordusuna pir seçilmesi de sebepsiz değildir. Bu
kararın alınmasında Bektaşi tarikatı prensipleri arasında gaza
fikriyatının zikredilmesinin yanında; zannediyorum devşirmelerden
meydana gelen Yeniçerilerin Türkleştirilip İslamlaştırılması gayesi
de vardır.
"Devlet büyük
halk kitlelerini her türlü sapmalardan korumak ve sağlıklı bir
toplum meydana getirmek amacıyla İslami esaslara uygun faaliyet
gösteren tarikat şeyhleri ile sürekli iyi ilişkiler içerisinde
bulunmuş ve bu yolla tebaanın nabzını elinde tutmuştur. Bir
zamanlar, aynı sistemden yararlanılarak Konya ve çevresinin Mevlana,
Kırşehir ve çevresinin Hacı Bektaş-ı Veli, Ankara ve çevresinin de
Hacı Bayram-ı Veli vasıtasıyla bir tek güvenlik görevlisine hacet
kalmaksızın asayişi temin edilmiş, yöre halkının devlete bağlılığı
sağlanmıştır." ([Sadece Kayitli Üyeler Linkleri Görebilir] ([Sadece
Kayitli Üyeler Linkleri Görebilir]))
(Anadolu
Selçuklu devletinin ve) Osmanlı İmparatorluğu'nun bu politikasına
bir örnek te, temel ilkeleri bakımından halkın yoksul ve ezilen
katmanlarının özlem ve eğilimlerini yansıtan ve geniş bir desteğe
sahip bulunan Bektaşiliğin denetim altına alınması yolunda yapılan
girişimlerdir. Yavuz Sultan Selim'in yoksul Alevi Türkmen halkına
karşı gerçekleştirdiği kıyımın ardından 1527'de, yani Kanuni Sultan
Süleyman döneminde başını Bektaşi postnişini Kalender Çelebi'nin
çektiği bir köylü ayaklanması patlak vermişti. Osmanlı devleti;
Yozgat, Sivas, Maraş, Adana, Tarsus yörelerini etkileyen ve hızla
yayılan isyanı büyük güçlükle bastırdıktan, isyana katılan
aşiretleri kılıçtan geçirdikten ve başta Kalender Çelebi olmak üzere
isyanın önderlerini idam ettikten sonra 1552 yılında Sersem Ali Baba
adlı kişiyi Dedebaba ünvanıyla Hacı Bektaş-ı Veli dergahının başına
geçirmişti. Özellikle o tarihten itibaren devlet, Kalender Çelebi
soyundan gelen ve Hacı Bektaş-ı Veli'nin ilerici düşüncelerini
savunan Alevi/ Bektaşi çoğunluğu ve onların meşru dinsel liderlerini
terörize ederken kendisine bağlı şeyhler aracılığıyla Bektaşiliği
bir devlet tarikatı haline dönüştürmeye çalıştı. Hacı Bektaş-ı
Veli'nin Yeniçeri ocağının piri haline getirilmesi, bu önlemlerin en
önemlilerinden biridir. Remzi Yürükoğlu bu sürecin gelişimi
konusunda şöyle söylüyordu:
"Aleviliğin
içinde egemen ideolojinin öğelerini güçlendirmede de dedebabalığın,
Nakşibendi şeyhlerinin ve devletin genel olarak koyduğu büyük
baskının derece derece rolü olmuştur.
"Sonuçta
Osmanlı'nın bu çabaları, toplumsal bilincin güçlü direnişi nedeniyle
hedeflenen sonuçlara ulaşamadı... Halkın neredeyse tamamı,
İstanbul'dan atanan Nakşibendi şeyhlerine, mücerred dervişlere ve
dedebabalara bakmadı, Hacı Bektaş'ın felsefesinden ayrılmadı.
Mücerred dervişlik (babağan kolu), İstanbul ve Rumeli'nin birkaç
kentinin dışına çıkamadı....
"Ne var ki,
Osmanlı'nın girişimlerinin tümüyle sonuçsuz kaldığını düşünmek de
yanlış olur. Bir kez, egemen sınıf ve egemen ideoloji ve devlet
tarikata sızmış ve üst katı denetimi altına almıştır. Halk ve
Çelebiler soyu bunları onaylamamış, benimsememiş ama açıktan kavga
konusu da yapamamıştır. Bu üst katlarda devletle ve egemen
ideolojiyle girilen bir bakıma zorunlu evlilik sonucunda ama,
Alevilik içinde din öğeleri, devlet fikri ve daha sonra Türklük
fikri güçlenmiştir. Bu etkiler tepeye ve merkezlere yaklaştıkça
güçlenmekte, tepeden ve merkezlerden uzaklaştıkça, halkın içine
indikçe azalmaktadır." (Okunacak En Büyük Kitap İnsandır, s. 216-17)
Bektaşilik/
Alevilik kadar geniş bir tabana sahip olmayan ve başından beri
Selçuklu ve Moğol egemen sınıflarının bağlaşığı konumunda olan
Mevlevilik ise zaman içinde devlet-yanlısı tutumunu
derinleştirmiştir. Kendisi de Mevlevi olan ünlü neyzen Kudsi
Erguner, kendisiyle yapılan ve 11 Haziran 2007'de yayınlanan
söyleşide şöyle diyordu:
"Mevlevi
tarikatı, Osmanlı toplumunda en elit sınıfın tarikatıdır...
"Osmanlı
toplumunun Batılılaşması sürecinde o elit de Batılılaştı. Bunun
içinde Mevleviler de var. Yenikapı Tekkesi'nin şeyhi Osman Dede,
mesela yobazlara kızıp, İttihat ve Terakki'nin adamı oluyor.
İlerici, çağdaşlaşmayı savunan bir adam. Başka bir şeyh, Mevlevi
ayinine piyano konmasını istiyor. Onlar elit insanlar ve
Avrupacılık, Osmanlı elitinde var." (Aksiyon, 11 Haziran 2007)
Burak Artuner
ise, 25-29 Nisan 2005 tarihleri arasında Akşam gazetesinde
yayımlanan "Bugünü ve Yarınıyla Mevlevilik" başlıklı dizide şunları
söylüyordu:
"Mevlana'yı da
sayarsak onikinci çelebi olan Cemalettin Çelebi, Fatih Sultan
Mehmet'e oğlu Bayezıd'ın doğumunu müjdeleyen kişiydi. Bu yüzden II.
Bayezıd ona ve Mevlana'ya karşı büyük bir saygı göstermiş, türbedeki
sandukaları yenilemiş, üstlerine örtülmek üzere değerli kumaşlar
göndermiş, türbede onarım yaptırmıştı. Cemalettin Çelebi'nin yerine
geçen Hüsrev Çelebi de Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman
devirlerinde çelebilik yapmıştı. Sultan Selim, Mevlana dergahına
vakıflar vermiş, türbeye su getirtmişti. Sultan Süleyman da Mevlana
türbesine hizmet etmiş, semahane ve mescid ile Mevlana ve oğlu için
de mermer sanduka yaptırmıştı....
"III. Selim
Mevlevi olan ilk padişahtı. Mevleviliğe yönelişi de Hacı Bektaş'ı
pir tanıyan Yeniçerilere karşı bir hareketti. Nitekim II. Mahmud da
aynı yolu tutmuş, hatta bu yüzden Devlet kethüdası Halet Efendi bile
Yeniçeriliğe dayandığı halde Mevleviliğe girmişti ve bütün devlet
büyükleri Mevlevi dostu olmuştu."
Artuner'e göre,
babası II. Mahmud'un 1 Temmuz 1839 tarihinde vefât etmesi üzerine
Osmanlı tahtına 16 yaşındayken oturan I. Abdülmecid de Mevlevî
tarikatına mensuptu. Yazar, Yeniçeri ocağının 1826'da zorla
tasfiyesi sırasında devletin Bektaşiliğe karşı sırtını Mevleviliğe
dayadığını ve Mevlevilerin V. Murad'ın tahttan indirilişi ile II.
Abdülhamid'in tahta geçirilişinde olumlu bir rol oynadığını
belirttikten sonra şunları söylüyordu:
"II.
Abdülhamid'ten sonra tahta geçen Mehmed Reşad da Mevlevi'ydi. Mehmet
Reşat daha önce yanmış olan Yenikapı ve Bahariye Mevlevihaneleri'ni
yeniden yaptırdı ve diğer dergahları onardı...
"Veled
Çelebi'nin şeyhlik döneminde ise I. Dünya Savaşı çıktı ve Çelebi,
Mevleviler'den oluşturduğu Mücahidin-i Mevleviyye Alayı'yla Kanal
Harekâtı'na kat |