|
Engin Erkiner
erkiner'in
eleştirdiği yazımı okumak için
lütfen tıklayın
|
Kendi
Yerini Açmak
Sol’un 8 Eylül 2000
tarihli 102. sayısında, M. Bülent Kılıç’ın “Uçurum Büyüyor” başlıklı
yazısı yayınlandı. Yazı şu cümlelerle başlıyordu: “1965 -70 dönemi
Türkiye’si için bir genelleme yaparak başlamak istiyorum. Şudur:
Dönemin solu içinde sanat pratikeriyle politik pratiker aynı
kimsedir. Politik politika pratikleriyle sanat pratiklerini apayrı
uzmanlık alanları olarak niteleyen bir zihniyet söz konusu değildir
demek istiyorum”
Sol basında yıllardan beri düzensiz aralıklarla ifade edilen, ne
yazık ki pek az insanı ilgilendirdiği için de yeterli derecede
üzerine eğilinmeyen önemli bir konudur bu.
1965-70 dönemi Türkiye soluyla ilgili bir değerlendirmeyle başlamak
istiyorum: Sanat ve politikanın -değişik oranlarda – aynı insanlarda
birleşmesi, o dönem solunda da azınlıkta kalan bir olgudur; ne var
ki, bu azınlık, gelişmiş bireylerden oluştuğundan sayısının üzerinde
bir önem taşır, bu nedenle dikkati çeker, hatta bazen çoğunluk gibi
görünürdü.
Bu insanlar neden böyleydiler; “politika da sanat da gereklidir”
diye düşünmeleri nedeniyle mi? Hayır! Bu insanlar sol politik
pratiğe önemli bir kültürel birikim temeli üzerinde girmişlerdi.
Okudukları ilk kalın kitap “Felsefenin Temel İlkeleri” olmamış, en
azından “İnce Memed”i –o yıllarda sadece ilk cildi yayınlanmıştı-,
Türk ve dünya edebiyatının bazı klasiklerini okumuşlardı.
Burada önemle anlaşılması gereken şudur: Sorun, politik
praktikerlerin sanat ve genel olarak kültür konusundaki kültür
eksiklikleri değildir. Geçmişte çeşitli sol örgütlerin bazı
yöneticileri bu eksikliklerini fark etmişler ve yoğun bir dünya
edebiyatı klasikleri okuma çabasına yönelmiş, ancak kendilerinde
bekledikleri değişikliği göremediklerinden bir süre sonra
vazgeçmişlerdi. Bilgi eksikliği sonuçtur, asıl olan dünyayı kavrama
tarzıdır. Değişik kültür ve sanat akımlarını izlemek, bu alandaki
yenilikler karşısında heyecan duymak ancak değişik bir kafa
yapısının sonucu olarak ortaya çıkar. Dünyanın, sınıf
mücadelesinin, ülkenin başka türlü algılanışı söz konusudur. Bu
algılamanın mutlaka doğru olması gerekmez; eksikli hatta ciddi
yanlışlar taşıyor da olabilir. Farklılık yeniye, ileriye, kendini
değiştirmeye ve aşmaya açık olmakta yatmaktadır.
1980’li yıllarda, İstanbul’da, ciddi şekilde aranmalarına karşın
sanat etkinliklerini izlemeye çalışan değişik sol örgütlerden az
sayıda ve yönetici konumundaki kişileri tanırım. Bir tanesi oldukça
ihtiyatsız davranıp konserleri giderdi; diğeri ise, önemli filmleri
kaçırmaz, ama film başladıktan sonra salona girip bitmeden kısa bir
süre önce karanlıkta kimseye görünmeden çıkardı. Bu insanları böyle
tehlikeli davranışlara iten dürtü, öyle yapmadıklarında kendilerini
eksik hissetmeleridir. Önemli olan şu veya bu filmi ya da konseri,
bir şiir dinletisini izlemek ya da kaçırmak, yeni çıkan filanca
roman, sosyal araştırma ya da felsefe kitabını okuyup okumamak
değildir. Öneli olan, bu alana yönelik sürekli ilgi, izleme ve
öğrenme çabasıdır.
Türkiye sosyalist hareketinde her zaman oldukça az olan bu
insanların –tamamı denemese bile- büyük bölümü Sovyetçi örgütlere
mensuptu. SSCB’nin dağılmasının ardından halen politik pratik içinde
bulunan bu tür insanların sayısı neredeyse yok denecek kadar azaldı.
Bu neredeyse ortadan kaybolma uzun bir çözülmenin ardından geldi.
SSCB’nin dağılması, moralleri iyice bozmuş, yorulmuş ve bıkmış
insanlar için bardağı taşıran damla oldu. Daha önce ne olmuştu?
Olanlar, 1970’li yılların ortalarından 1980’lerin sonlarına kadar
uzanan bir dönemi kapsar. Bu dönem, sayıca oldukça az olan
sosyalist sanatçı ve aydınlara yönelik olarak örgütler arası
paylaşım mücadelesinin bütün hızıyla sürdüğü yıllardır. Bizden olan
sanatçı ve aydın “iyi”, başkasından olan ise tabii ki “iyi değildi”.
İlk yıllarda kendilerini bu havaya kaptıran sosyalist aydın ve
sanatçılar, daha sonra bu tür bir değerlendirme ve yaklaşımdan
giderek uzaklaşmaya başladılar. Örneklemek gerkirse; 12 Eylül 1980
sonrasında Almanya’da sürgünde yaşayan ve Frankfurt’ta aramızdan
ayrılan Sümeyra, TKP’nin karşı çıkmasına rağmen TSİP’in bir gecesine
katılmıştı. Sosyalist aydın ve sanatçıların, partilerinin ya da
örgütlerinin yöneticilerini yakından tanıyıp bu kişilerin sanatla
herhangi bir ilgilerinin olmaması bir yana, kültür düzeylerinin
düşüklüğünü görünce büyük bir hayal kırıklığına uğradıkları
söylenebilir.
Bu yıllar, sanatçıların başka belirlenmelerle birlikte anıldıkları
yıllardır. Yazarlardan örneklersek; devrimci yazar, işçi yazar,
emekçi yazar vb. belirlemeler bu yılların ürünüdür. Gerçekte bir
yazar için en önemli belirleme iyi ya da kötü yazar olmasındadır.
Kötü bir yazarın işçi ya da sosyalist olması onun bu özelliğini
değiştirmez. Bu yıllarda örgütlü bir sosyalist sanatçı ya da kültür
insanı olmanın kalitesizlikle eşdeğer tutulması giderek yaygınlaşan
bir kanı olmuştur. Haksız bir belirleme, ama bunu doğrulayan o kadar
örnek var ki…
Sosyalist sanatçıların ya da politik pratikle sanat ve kültür
insanlığını şu veya bu şekilde birleştirebilenlerin bu alandaki
akımlara yaklaşımı da oldukça dar bir çerçeveyle sınırlıydı.
Kendisini sosyalist olarak tanımlayan ancak sosyalist gerçekçi
olabilirdi, başkası düşünülemezdi.. Sosyalist gerçekçiliğin Sovyet
sanatına ne getirip götürdüğü bir yana, bu dar anlayışın bizdeki
sosyalist harekette zaten çok az olan politik pratik içindeki sanat
insanlarının daha da azalmasının nedenlerinden biri olduğu
inancındayım.
M. Bülent Kılıç yazısında şöyle bir saptama yapıyor:
“Sosyalizmden, kendi komünist kimliklerinden vazgeçmeyen ama
toplumcu gerçekçi de olmayan kesimler giderek güç kazanmaktadır…”
İnsanlar toplumcu gerçekçiliğe neden karşı çıktıklarını
biliyorlarsa, bunun yerini neyin alması gerektiği konusunda bir
fikre de sahipseler, bunda hiçbir olumsuzluk yoktur. (Bildiğim
kadarıyla bu konuda iki kitap yayınlandı: Ahmet Oktay’ın “Toplumcu
Gerçekçiliğin Kaynakları” ile Akif Kurtuluş’un “Politika ve Sanat”.
Ayrıca toplumcu gerçekçiliğin bütün ülkelerde kabul görmediğini de
belirtmek gerek. Küba Yazarlar Birliği Başkanı Waldo Leyva’ya göre
kendi edebiyatlarının gelişimi ve sanata egemen olan anlayış
SSCB’dekinden oldukça farklıdır. (Leyva ile söyleşi konusunda bkz.
Yazın, Sayı 54, Mart 1993)
Yeni insanlar yetişiyor. Bu gençler kendilerini sosyalist olarak
tanımlıyorlar, çeşitli sanat dallarına önemli ilgi duyuyorlar ve
genellikle sol politik örgütlerden uzak duruyorlar. O örgütler
içinde nefes almaları oldukça zor. Her yerde bulunan ve örgüt
çıkarları doğrultusunda nasıl bir sanatsal üretim yapılması
gerektiği konusunda “yol gösteren” sanat komiserlerinin elinden
kurtulsalar bile,bu kez de yapayalnız kalıyorlar. Aynı örgüt içinde
neredeyse konuşacak kimse yok. İnançlı, özverili olmak, sosyalist
klasikler hakkında az çok bilgi sahibi olmak, günümüz dünyasını
kavramak için hiç ama hiç yeterli değil. Dahası, bu insanlar
anlayamadıklarını da reddediyorlar ve hayat giderek dışlarında
akmaya başlıyor. Anladığın şeyi kabul etmek zorunda değilsin, ama
anlamadan değiştiremezsin.
Örgütlü olmak, özellikle de günümüzde oldukça zor ve sıkıntılı bir
işi, hele de daha gelişmiş ya da önemli bir gelişme potansiyeli
taşıyan sosyalistler için. Bu insanlar, geri ve skolastik
zihniyetlere aldırmadan kendi yerlerini açmak zorundalar.
Türkiye’de 1965-70 dönemindeki sol hareketin, sayısının oldukça
üzerinde bir toplumsal prestije sahip olmasının nedenlerinden bir
tanesi, ülkenin o zamanki koşullarında olabilecek en ileri insan
tipini temsil etmesinden kaynaklanıyordu. Bu insanlar kendi
yerlerini açtılar, bundan sonra da açacaklardır.
Engin Erkiner, SoL, 20 Ekim 2000, sayı 108
|