|
|
Türk edebiyatının saklı bahçesi:
Hüseyin Cöntürk
Osman ÇUTSAY
22 Haziran’da sabaha karşı, Ankara’da bir hastanede, henüz öneminin
farkına varılmamış bir genç adam, 85 yaşında, sessiz sedasız
aramızdan ayrıldı: Hüseyin Cöntürk.
Genç adam? Evet: 1918’de işgal şerefsizliğinin eşiğindeki İzmir’de
ve Osmanlı uyruğunda doğmuştu. Girit göçmeni yoksul bir ailenin bu
zeki çocuğu, sonra “Cumhuriyet Türkiyesi”nin olanaklarıyla İstanbul
Teknik Üniversitesi’ni bitirdi. Başarılı bir uzman ve yönetici
olarak, diğer eğilimleriyle birlikte aklın özgürleştirici rüzgarında
çok ilginç bir ömür geçirdi.
Artık aramızda değil.
Türk “aydını”, bu ciddi mühendisin ve nitelikli yöneticinin, asıl
önemlisi, Türk edebiyatına girmiş en derinlikli eleştirmenin
farkında değil. “İlgililerin başka hesaplarla bilgisiz, bilgililerin
de yine benzer hesaplarla ilgisiz olduğu bir bataklıktan başka ne
beklenebilirdi?” diye sorulabilir. Yanıtı, zordur.
İleri yaşlarında bile “postmodernizm-mühendislik” ilişkilerini
sempozyumlarda bildiri konusu olarak işleyecek kadar meraklı bu
pırıl pırıl ve çalışkan zekadan, her şeyi bilen “aydınlarımız”
haberdar değil, haberdar olanların da ezici çoğunluğu anlamış değil.
Türk edebiyatı en keskin zekalı bir oğlunu yitirmiş bulunuyor. Bu
Türk edebiyatı, hani 30 yıldır sanki böyle bir isim hiç yaşamamış,
özellikle 1955-1972 arasında harıl harıl kitaplar yayımlamamış,
makaleler kaleme almamış, dergiler çıkartmamış gibi, adını bile
anmadığı o ufak tefek dev adamın büyük dünyasını mı merak edecekti?
Nitekim hatırlamadı da. Ama...
Ama kısa bir süre sonra, ucuz bir pazar açılabilir ve çürümenin
simgesi rengarenk medyamız ile onun uzantısı niteliğindeki birçok
yayın organında birdenbire Hüseyin Cöntürk adı çalkalanmaya
başlayabilir.
Herhalde öyle olur.
Türk edebiyatına 50’lerin ortasında ve özellikle tüm 1960’lara
(Evrim, Dönem ve ille de Yordam dergileriyle) bir bıçak gibi giren
Cöntürk, 70’lerin başında atonal müzik çalışmalarına yoğunlaşınca,
eleştiri yazılarını yayımlamaya son vermişti. Eşine az rastlanır
durulukta, adeta mühendislik hesaplarıyla kurulmuş özgün bir dil
eşliğinde ve maddeci dünya görüşüne oturan bir duruşla eleştiriler
kaleme alırken de zaten pek itibar görmüş değildi. Türk edebiyatında
böyle bir hareketlenme yaşanmamış, o yoldan Cöntürk diye bir isim
hiç geçmemişti sanki.
İlgililerin belli hesaplarla bilgisizliği, bilgililerin de yine
benzer hesaplarla bağımsız girişimleri “tecahül etmeyi” iş saydığı
bir âlemin sürdürücüleri, acaba Hüseyin Cöntürk’ü yakında açık
artırmaya çıkarır mı? Hiç kuşkusuz öyle olacaktır.
Hiçbir çabasını anlamadılar. “Neyi anladılar ki, Cöntürk’ü
anlasınlar?” diye sorulabilir. Onu gerçekten en iyi anlamış iki
isim, 60’ların ele avuca sığmaz iki gencecik edebiyat çılgını,biri
geçen yıl pek erken yitirdiğimiz Eser Gürson, diğeri ise hepimizin
gözünde Cöntürk’ün manevi oğlu konumundaki şair-eleştirmen Haluk
Aker, geride kalmayı, sahne dışına çıkmayı, onun gibi yapıp bu büyük
bataklığa hiç bulaşmamayı tercih ettiler.
Cöntürk’ten bize bir güzel emanet, Haluk Aker kaldı. Peki onu
bugünlerde fark eden var mı? Kaç kişiyiz? Ne kadar da yoksuluz?
Belki de inanılmaz zenginiz... Öyleyiz.
Hüseyin Cöntürk’ün aklı, eşine az rastlanır derinlikteki kültürü,
kendisi öyle formüle etmese de, toplumcu dünyamıza açılan görkemli
bir kapıya benzetilebilir. Ama o, en çok bize, Türkiye’ye
benziyordu. Bütün arayışlarına şu veya bu gerekçeyle set
çekilebilmişti ve o, sonunda, “zamanın belki de kendisi için
yeterince olgunlaşmadığı” kanısına kapılarak, köşesine çekilmeyi
seçti. 30 yıl, kendi köşesinde yaşadı. Osmanlıca ve İngilizce
metinlerin zenginliğiyle yeni edebiyatımızı da harmanlayarak, kendi
gökkubbesinde bir güzel dünya yarattı. Bu dönemin tanığı, Haluk Aker
başta olmak üzere, bazı dostlarına yazdığı düzenli mektuplardır. Bu
arada, Divan Edebiyatı’na günümüzden ve maddeci bir bakış olarak
basıma hazırladığı, şimdilerde Aker’in elini bekleyen kitabı başta
olmak üzere çeşitli eserleri...
Onu unutan ve unutturan tüccarların, şimdi bu eserlerin peşine
düşmemesi mümkün değil.
Köşesine çekilmeyi, geçici dünya nimetlerine burun kıvırmayı ve hep
çalışmayı, çok çalışmayı, sürekli üretmeyi iş belleyen bir büyük
yazar, 85 yaşında aramızdan ayrıldı. Tüm etkinliğini “Bağımsızlık,
sorumluluktur!” cümlesiyle özetleyebiliriz. Türk düşüncesine, yani
sadece edebiyatımıza değil, mühendislik tarihimize ve sosyolojimize
de katkıda bulunmuş bu zeka usulca aramızdan çekildi. Çırpınan ve
yükselen bir Türkiye’nin ürünüydü. Gencecik solcularla birlikte, o
görkemli 60’lardaki yükselişe büyük bir içtenlikle katılmıştı...
Batağın içinde, şeriat eskilerinin elindeki bir Türkiye’de bizi
bıraktı.
Nurullah Ataç’ın Ahmet Hamdi Tanpınar eşliğinde açtığı bir çember,
ancak Hüseyin Cöntürk’ten sonra, daha doğrusu asıl onun eserlerinin
yayınlanmasıyla birlikte tamamlanacak: Bu, Türk sosyalistlerinin
görevidir.
Şimdi biz, eğer biz, yani Türk ilericiliği, yani Batı’nın önünde
demokrasi cıvıklığını bahane bilerek taklalar atmayı ve içerde de
ortaçağ metafiziğinin tüm yansımalarını din hayranlığı olarak
solculuk diye satmayanlar, Cöntürk’ü, “Türkiye 1923” projesini, bu
büyük bataklıktan çekip alarak, kendi eşitlikçi ve özgürleştirici,
kamu ağırlıklı özgün zamanlarımıza taşımazsak, neler yitirdiğimizi
bir kez daha göreceğiz.
Kimdi bu Hüseyin Cöntürk? Kimdir?
Buradan ve yeniden başlayabiliriz.
O zaman ayrılık acısı, yanıtlarımızla birlikte hafifler, belki yeni
bir aşka, yani bir ülkeyi ve halkını, hatta bütün bir insanlığı
yeniden yükseltme inadına dönüşür...
Cumhuriyet Hafta, 27 Haziran 2003
|