Anasayfa   l   Şiirler   l   Çeviriler   l   Yazılar   l   Mahfil   l   Linkler   l   Biyografi  l   Temas                                                                                                                   Müzik  l  Sinema  l  Politika

niçin "hayır!" diyorum:

çünkü iktidar'ın samimiyetine tabii ki inanmıyorum.
"memlekete komünizm gelecekse, onu da biz getiririz" diyenler gibi, bunların da, 12 eylül darbecilerine yönelik, o da eğer yaparlarsa, göstermelik bir yargı sürecinin önünü açacaklarını düşünüyorum. bu yolla, bu yalancı memeyle, solun 30 yıllık "sıkıysa 12 eylülcüleri yargılayın" argümanını elinden alacaklarını düşünüyorum. bu projenin tamamlanmasıyla, zaten ergenekon süreciyle ikiye bölünmüş, kafası karışmış solun iki ayrı ve uzlaşamaz kanada bölüneceğini düşünüyorum. iktidar'ın bu düzlenmiş alandan, daha da güçlenmiş olarak genel seçime gideceğini ve çay kaşığıyla verdiğini o vakit kepçeyle alacağını düşünüyorum.

laboratuar koşullarında değerlendirildiğinde iyi sayılabilecek düzenlemeler içeren bu değişiklik, yeni osmanlıcı/dinci ve elbette en ileri düzeyde amerikancı bu yapılanmanın, türkiye'yi korkunç bir ortama sürüklemekte olduğunu düşündürtüyor.

"benim ülkemde, yengi kazananın iyi niyetine inanılmaz" R. Char

Bu yazıyı aslında Sanat Cephesi için yazmıştım. Dergi kapanıp da Sol Kültür sitesi kurulunca yazıyı orada değerlendirmeye karar verdik.  

Cöntürk'ü, Bezirci'yi ve Ataç'ı niçin okumalıyız?

M. Bülent Kılıç


Daha başlığı okur okumaz, azımsanmayacak bir okuyucu topluluğunun “yahu bu Cöntürk de kimmiş” dediğini duyar gibi oluyorum. İçlerinden bir bölümünün “sakın Jöntürk yerine Cöntürk yazmış olmasın” dediğini de… “Eh, adını duymuştum ama bir şeyini okumadım” diyen bir kesimin çıkacağına da kuşku yok tabii. Ama bu yazının muhataplarından ancak pek azı Cöntürk’ü okumuş, onu biliyor olacaktır. Ukalalık olsun diye mi böyle yazıyorum? Hayır. Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük üç eleştirmeden biri olan Hüseyin Cöntürk’ün, iki cilt halinde basılan toplu eserleri, ölümünden bu yana, yani son beş yılda, yaklaşık 500 tane satılabilmiş de ondan…
Devamını okuyun

haberi vermekte geciktim. çok sevdiğim, suretini yaşar kemal'e benzettiğim, iranlı müzisyen muhammed nuri, 31 temmuz'da öldü.
Vedat Türkali'nin romanı filme dönüşüyor. Üstelik filmi oğlu Barış Pirhasan'ın yönetmesi bekleniyormuş. Ne iyi.

İyi de, ben niçin sevinemiyorum?

Sevinemiyorum çünkü, kötü olmayı, budala ilan edilmeyi göze alarak söylüyorum ki, "benim ülkemde yengi kazananın iyi niyetine inanılmaz".

Tamam, belki öbür türlü de bu proje Bakanlık'tan bir miktar yardım alabilirdi. Ama bu, asla bu ölçüde bir yardım olmazdı, eğer Vedat Türkali, Başbakan'ın kahvaltı daveti üzerine o ünlü, tartışmalara neden olan, övgü dolu ve sırt sıvazlayan açık mektubu yazmamış olsaydı...

Dürüst olalım, Türkali'nin eseri yerine Aziz Nesin'in bir hikayesi için başvurulmuş olsaydı bu Bakanlık'tan zırnık bile alınamazdı.

'Bir Gün Tek Başına'ya bakanlıktan 450 bin lira

Solcu Kenan ile bir meyhanede tanışıp tutulduğu Günsel’in fırtınalı aşkı üzerinden 27 Mayıs 1960 askeri darbesine giden çalkantılı süreci anlatan Vedat Türkali’nin büyük romanı ‘Bir Gün Tek Başına’nın film projesine Kültür Bakanlığı’ndan 450 bin lira destek çıktı. Senaryosunu da Vedat Türkali’nin yazdığı ‘Bir Gün Tek Başına’yı ünlü yazarın oğlu Barış Pirhasan’ın yönetmesi bekleniyor. Atıf Yılmaz Stüdyosu Derneği’nin yapımcılığını üstlendiği filmin çekimlerine önümüzdeki günlerde başlanması planlanıyor.
Devamını okuyun

 

Yurdakul Er kardeşim önceki gün bir yazı yayımladı. Yazı, pek çok tartışmaya neden oldu. Olsun, iyidir.

Yurdakul'a katılıyorum ve siz de okuyun istiyorum.

Kemalizmi ve Kürdizmi bölmeden olmaz... - Yurdakul Er


“Artık yapacak bir şey yok” diyorlar. Kimler mi? Devrimci kardeşlerimizin jargonu içinde söyleyelim: Oligarşinin kemik yalayıcıları! Doğrusu iyi çalıştılar. Türkiye halkının bir ayrılık yaşayabileceğini düşünmeye teşne artık insanlarımız. Hazırlandılar çünkü. Medya bombardımanı niye var ki?

Madem öyle, biz daha yüksek sesle yinelemek zorundayız: Türklerin ve Kürtlerin, “nihai iç savaş” gibi Türkiye’nin rötuşlanmasıyla sonuçlanacak ve sosyalizmi de gelmeyen baharlara erteleyecek ortak deliliğini sol bir çıkışla göğüslemek ve insanlığımızın imhasına engel olabilmek için, Türkçü ve Kürtçü mezbahaları dinci-liberal kasapları eşliğinde tam kapasiteyle çalışmaya başlamadan yerle bir edebilmek, en azından kapılarına bir kilit asabilmek ve etkisizleştirmek için, iki halkı birliğe davet edeceğiz. Daveti yanıtsız bırakabilirler. Israr edeceğiz.

Hadi, daha açık olsun: Zorla birleştireceğiz!

Jakoben geleneğimizden güç alarak, gerekirse zorla birleştireceğiz. Bunun nasıl bir eşitlik ve özgürleşme anlamına geldiğini emekçi halkımıza anlatmak ve onu ikna etmek daha zor olmaz.

“Ayrılmak kaçınılmaz” demeye başladılar.

Ayrılmayacağız!
Devamını okuyun

 

yeniGün (Avrupa) güncellendi.
Temmuz sayısı için tıklayın

 

 

Bugün, Sivas Katliamı'nın yıldönümü.

2008 Temmuz'unda Sanat Cephesi dergisi, Sivas Katliamı'nın yıldönümü nedeniyle bir soruşturma düzenlemişti. Ben de o soruşturmaya yanıt vermiştim. Zaten bu sitede bulunan o yazıyı bir kez daha öne çıkarıyorum.
 

 

Aziz Nesin'in yıllar önce bir televizyon programında söyledikleri, solcu aydının uzgörüsünü de kanıtlıyor. İzlemek için tıklayın.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



Sanat Cephesi'nin Temmuz 2008 sayısı için düzenlediği soruşturmaya verilmiş yanıt...


1) Sivas'ta 2 Temmuz 1993 yılında yaşanan acı olayların, sizde bıraktığı kişisel izlenimleri paylaşır mısınız?

Hepimizin kitaplardan, filmlerden bildiğimiz şeyler vardır. Savaşın, cinayetin, işkencenin bin türünü okumuş, izlemişizdir. Bütün bunlar da o konuya ilişkin bir aşinalık, onun nasıl cereyan ettiğine dair bir bilgiye sahip olma kanaati oluşturmuştur bizlerde. Yaşamımızı da çoğu kez aslında pek de dayanaksız olan bu öğelerle sürdürürüz. Ta ki gerçek silleler yediğimiz kimi büyük olaylara kadar... Sivas Katliamı’nın bendeki karşılığı da benzerdir.
İlk olarak söylemem gereken, böylesi bir olayın sahiden gerçekleştiğine inanmamak olmuştu. Hangi korkunç nefretin, hangi kinin, hangi barbar zihniyetin böylesi bir olaya gerekçe olabileceğini kavrayamamıştım. Ama gerçek yavaş yavaş ve acıyla içime nüfuz etti. Fotoğraflar gördüm, haber görüntüleri izledim, tanıkları dinledim. Hepsinden acısı, sohbet ettiğim, şakalaştığım, tartıştığım arkadaşlarımın gittikleri ve bir daha da dönmeyecekleri gerçekliğini deneyimledim…

Ahmet Erhan, bir şiirinde Metin abiden, sevgili Metin Altıok’tan “Kardelen’in önünde yaşlı bir Mandrake gibi oturuyor” türünden bir dizeyle söz ediyordu. O yaşlı Mandrake içimi burkan bir imge olarak hep gözümün önündedir.
Devamını okuyun

 
Cöntürk için yazdığım yazı bugünkü (28 Haziran 2010) Cumhuriyet'te yayınlandı. Yazının yer aldığı sayfayı pdf formatında indirmek için tıklayın.

 
CÖNTÜRK'Ü ANARKEN...

bugün, 22 haziran 2010, sevgili cöntürk'ün ölüm yıldönümüydü. birileri ansın, onu unutmadığını göstersin istemiştim. bu satırları yazdığım gecenin şu saatine kadar denk gelmedim, haberim olmadı.

ataç, ölümünden kısa bir süre önce güncesine şu satırları yazmıştı: "Ölürsem yakında, bir dileğim var kalanlardan.(...) Öldüğümün ertesi günü yazı yazmasınlar benim için. Hani  ' X'i de kaybettik, şöyle yüksekti, böyle değerliydi' diye ağıtlar yok mu? o sözlerin yalan olduğunu hepimiz biliriz. Tiksinirim o ağıtlardan... Benim için yazı yazmasın beni değerli bulanlar. İki yıl beklesinler, iki yıldan sonra unutmazlarsa, beni gene değerli bulurlarsa, ilk üzüntü de geçmiş olur, yazsınlar düşündüklerini, ölçüyü aşmazlar" diyordu.

yıllar yılı cöntürk'ü unutanlar, unutturanlar, gördük, o ölünce, ataç'ın tiksindiği türde yazılar yazdılar. onun değerini daha hayattayken teslim edenler de yazdı tabii. ama sözüm onlara değil, sözüm, olur olmaz konularda döktürüp de cöntürk'e gelince somurtup susanlara. cöntürk'le toplam mesaisi iki buçuk saati aşmayan birinin, hepimizin önüne geçip mezar çukurunun içinden bize onun ne kadar değerli olduğunu anlatan bir söylev çektiğini hiç unutmuyorum. midem bulanmıştı.  böylelerini görünce şimdi bile midem bulanıyor.

o günlerde, cöntürk'ün ardından bir de dostum osman çutsay bir yazı yazmıştı. osman ki, unutulmuş, unutturulmuş cöntürk'e itibarını idae eden, ona saygısını edebiyat dostları dergisinde, hazırladığı özel sayıyla, ifade eden ilk yazardır. osman'ın nicedir bu sitede duran yazısını bir kez daha öne çıkaralım öyleyse.

 


           Hüseyin Cöntürk

Türk edebiyatının saklı bahçesi: Hüseyin Cöntürk


Osman ÇUTSAY

22 Haziran’da sabaha karşı, Ankara’da bir hastanede, henüz öneminin farkına varılmamış bir genç adam, 85 yaşında, sessiz sedasız aramızdan ayrıldı: Hüseyin Cöntürk.

Genç adam? Evet: 1918’de işgal şerefsizliğinin eşiğindeki İzmir’de ve Osmanlı uyruğunda doğmuştu. Girit göçmeni yoksul bir ailenin bu zeki çocuğu, sonra “Cumhuriyet Türkiyesi”nin olanaklarıyla İstanbul Teknik Üniversitesi’ni bitirdi. Başarılı bir uzman ve yönetici olarak, diğer eğilimleriyle birlikte aklın özgürleştirici rüzgarında çok ilginç bir ömür geçirdi.

Artık aramızda değil.

Türk “aydını”, bu ciddi mühendisin ve nitelikli yöneticinin, asıl önemlisi, Türk edebiyatına girmiş en derinlikli eleştirmenin farkında değil. “İlgililerin başka hesaplarla bilgisiz, bilgililerin de yine benzer hesaplarla ilgisiz olduğu bir bataklıktan başka ne beklenebilirdi?” diye sorulabilir. Yanıtı, zordur.

İleri yaşlarında bile “postmodernizm-mühendislik” ilişkilerini sempozyumlarda bildiri konusu olarak işleyecek kadar meraklı bu pırıl pırıl ve çalışkan zekadan, her şeyi bilen “aydınlarımız” haberdar değil, haberdar olanların da ezici çoğunluğu anlamış değil. Türk edebiyatı en keskin zekalı bir oğlunu yitirmiş bulunuyor. Bu Türk edebiyatı, hani 30 yıldır sanki böyle bir isim hiç yaşamamış, özellikle 1955-1972 arasında harıl harıl kitaplar yayımlamamış, makaleler kaleme almamış, dergiler çıkartmamış gibi, adını bile anmadığı o ufak tefek dev adamın büyük dünyasını mı merak edecekti? Nitekim hatırlamadı da. Ama...Devamını okuyun

 
Efes Pilsen'in organizasyonu tüyler ürpertici. Yine de, toplumun ezici bir bölümünün "Hayati"leştirildiği bu dünyada kulağa o kadar da ürpertici gelmeyebiliyor, değil mi?

Sloganı buldum:
"Kapitalizm, hayatileştirir!"

Konu, dün gece (pazar) de sanırım Açık Radyo'da, Pankart programında tartışıldı.

Pes! Efes Pilsen “köle” dağıtacak!

Efes Pilsen One Love festivalinde, maraton yarışmasını kazanan katılımcılara “Hayati” denilen birer “köle” verilecek. Köleler “sahibi” için tuvalet sırasına girecek, omzuna çıkaracak.

Efes Pilsen One Love adındaki müzik festivalinde skandal bir uygulamaya imza atılmaya hazırlanılıyor. Festivalde katılımcılara sürpriz olarak birer “köle” verilecek.
                                                                      haber.sol.org.tr Devamını okuyun

 

Aşağıdaki notu, geçen yıl, 27 Mayıs'ın yıldönümünde düşmüşüm. Benim görüşlerimde değişen bir şey yok. Fakat gerici cephe saldırılarını bu yıl daha da şiddetlendirmiş durumda.

"27 Mayıs" tarihiyle birlikte, "27 Mayıs Darbesi" de bir kez daha tartışmaya açıldı. Hatta süreç, bir takım demokrasi akrobasileriyle taçlandırıldı bile. Evet, 27 Mayıs bir darbedir. Ama bu darbenin de, sonuçları değerlendirildiğinde, bu ülkedeki en parlak ve aydınlık dönemlerden birinin önünü açtığı açıktır. 27 Mayısçıların bile böylesi bir aydınlık evresini öngöremedikleri bariz. Özellikle 1965 yılıyla birlikte silahların ve çivili sopaların bir takım gizli çekmecelerden çıkarılıp tedavüle sokulmasının nedeni de budur zaten.
Benim 27 Mayıs kavrayışımı neredeyse bütünüyle yansıtan bu yazı, geçen yıl  kaleme alınmıştı. Ancak, öyle gözüküyor ki, hala çok ciddi biçimde geçerliğini koruyor.












 

Aydemir Güler'in iki yıl önce yazdığı bu yazıyı daha önce de bu siteye almıştım. Herhalde gelecek yıl da almam gerekecek.

27 Mayıs yalanları- Aydemir Güler

1960 darbesine devrimci ve ilerici bir eylem olarak yaklaşanların sayısı her yeni on yılda biraz daha azaldı. Ufukta bir 27 Mayıs rönesansı işareti de yok.
Kendi başına düşünüldüğünde bu değişimde bir sorun bulamayız. Bir askeri darbenin, üstelik NATO üyesi bir ordunun yaptığı ve hele başı sonu kapitalist düzene çare üretmekle sınırlı bir operasyonun, abartılı pozitif hatıralarla anılmasının son bulmasından hiç olmazsa bilim adına mutlu olunabilir.

Ancak hayat kendi başına var olan kompartımanlardan ibaret değildir. Bir zamanların resmi bayramı 27 Mayıs'ın, en azından yerine ne konduğuna bakmadan işin içinden çıkılacağını sanmak aymazlık olur
.Devamını okuyun



27 Mayıs’ta neler oldu?

1950’lerin sonunda Demokrat Parti iktidarı muhalefete karşı tutumunu sertleştirerek baskıcı tedbirlerini ve saldırgan politikalarını arttırdı. 1958’de DP kendi cephesini sağlamlaştırmak üzere bir Vatan Cephesi kurdu ve Cephe’ye üye olanların adları her gün radyodan yayınlanmaya başlandı. 27 Nisan 1960’da DP milletvekillerinin vermiş olduğu öneri doğrultusunda temel işlevi muhalefet ve basın hakkında soruşturma yapmak olan bir Tahkikat Komisyonu kuruldu ve gazete kapatmak da dahil geniş yetkilerle donatıldı. Bu dönemde pek çok gazete ve dergi kapatıldı, gazeteci tutuklandı.Devamını okuyun
 

17 mayıs, büyük ve değerli eleştirmen nurullah ataç'ın ölüm yıldönümü. ataç, son derece maddeci biriydi. ölüm yıl dönümünde anılmak onu rahatsız ederdi. ben hayvanları yiyorum, öldüğümde onların da beni yemeye hakkı var, diyen, bir mezar taşım olmasın, öylece toprağa gömüleyim, diyen biriydi. tıpkı aziz nesin gibi... böyle bir aydın, kuşku yok ki, bu anma günlerinden nefret eder.  ben de onun ölüm yıldönümünü bahane ediyorum zaten. onu anmak, ona saygımı ifade etmek için bir bahane...

istiyorum ki, türkiye'de edebi eleştirinin üç büyük emektarı, üç büyük çığır açıcısı, ataç, cöntürk ve bezirci, bari ölümlerinden sonra okunsunlar. bari ölümlerinden sonra anlaşılsınlar.

üçünün de eleştirilebilecek yığınla yaklaşımı var. üçünün de hataları, eksikleri var. ama üçü de hatalarıyla güzeller, onlara rağmen ve onlarla birlikte güzeller.

"aşkın mezhebinde ne zaman vefa görülmüş
ben sizin elinizi öperim, siz ötekinin ayağını..."

diyen acılı şair haksız çıkmanın mutluluğunu ne zaman yaşayacak?

"Hatıralar mananın manasıdır" diyor ataç, günlerin getirdiği'nde. zaten bir anlamı, bir değeri olan şeylerin, hatıramızda anlamsal olarak derinleştiğini, demlendiğini, mayalandığını söylemek istiyor. birini okuyan birinin artık onunla bir hatırası da vardır. benim de hatıralarım var ataç'la. cöntürk'ten kalan birkaç kitabın arasında bulduğum son dönem günlüklerini okuduğumda, usul usul ölüme yaklaştığını sezdiğim bu değerli insanın, hasta yatağında bile gürleyen düşünme, yazma ateşi benim de gözlerimi yaşartmıştı çünkü.

bezirci'nin cöntürk için "cöntürk'e, özlemle" diye imzaladığı kitabından ataç'ı okudum. acı ve haz, saygı ve sorumluluk ve daha nice duygu sarsıyor ruhumu.

dostlarımız, ahbaplarımız, akrabalarımız bile anlamayacaklar bu duyguların ne anlama geldiğini. biliyorum.
 

 

 

 

Sımoğlu Süleyman Kıssası, şimdiye kadar en uzun zamanda tamamladığım şiir oldu. biteli de neredeyse iki yıl geçti. bu ay, babamın ölüm yıldönümü olması nedeniyle, şiir artık gün yüzüne çıksın istedim. böylelikle, yıllardan sonra yeniden resmi olarak şiire dönmüş oluyorum, sanırım.

yazmak isteyen insan için en büyük çilenin yazma macerasından çok, nerede yayınlarım kaygısından kaynaklandığı tuhaf bir dönemi yaşıyoruz. tabii, piyasanın çerisi olmaya dünden teşne fıçılar için böyle bir sorun yok. onlar her yerde olabilirler; vesikalıkları bir yerlerde dalgalansın da...

neyse...

şiir, uzun. 15 bölüm. ben buraya sadece iki bölümü aldım. fazlasını almak saygısızlık ve kadir bilmezlik olurdu. bu nedenle, ilginizi çekerse,  Sanat Cephesi dergisinin Nisan sayısına bakmanız gerekecek.

 

 

 

 

 

 

SIMOĞLU SÜLEYMAN KISSASI

                                              dedeme ve babama…

I.

geçti haylaz tayların ovayı yorduğu mutlu bahar günleri
geçti ceylanların eğilip usulca toprağı içtiği devran

kuşların ölerek boşlukta bıraktığı çukura sığınıyor sabah

öyle tekinsiz zamanlardayız.


IX.

ah baba
gömüyorlar mıdır seni şu anda?
gömüyorlar mıdır
kıtlığın ve tifonun
sellerin sürüklediği çürümüş kütüklere döndürdüğü öz akrabaların?
saçılırken üzerine solgun kış güneşiyle karılmış o ıslak
hoş kokulu toprak
karışıyor mudur birbirine dualar ve kürek sesleri?
oyalanıyor mudur bir süre boşlukta kelimeler
bir sigara dumanına dönüşüyor mudur sonra?

ah baba
bilirsin
kötü insanlar değildirler aslında
nicedir dürülmüş yufkaları çağrıştırıyor
açlıktan ölen akrabalarının
alelade çaputlarla kefenlenmiş cesetleri
ve katırlarının boklarını eşeliyorlar
sağlam taneler bulabilmek için
damarlarındaki kan pıhtılaştı
gözleri buz tutmuş bir sis görüntüsüne döndü çoktan
bilirsin, kötü insan değillerdi aslında

ama madem vurdum onları
madem ki usulca öldün sen
oturup ağlayabilirim artık, hatırlayarak eski zamanları
dipçiğimle eşeleyerek külleri
sıyırarak uykunun çiğ etini gecenin kemiğinden
(buz tutmuş gölde yalnız bir balık
nasıl duyarsa çarptığı yüzeyin sağır yangısını avurtlarında
ve yaşarsa belli etmeden kimselere bunu)


m. bülent kılıç
2001-2008
 

 

"Toz duman içinde Türkiye. Karşılıklı “mevzileniş”ler var. Bu “mevziler” arasındaki çatışma, daha önce benzerine rastlanmamış söylemlerle sürdürülüyor. Etnik köken avcılığından, yaşam tarzları sorgulamasına kadar her yöntem “mubah” kabul ediliyor. Bir yanda kendilerini ulusalcı olarak tanımlayan kimileri her yerde Türk karşıtlığı görüyor; öte yanda İslamcılar ciddi bir yaşam tarzı dayatmasını, buldukları her fırsatta hayata geçirmeye çalışıyor. Dinibütün bir vali, “itikadımıza ters” diye tuvalette pisuarları yasaklıyor. Kayseri’de Hitler’in ruhu için bir din dersi öğretmeni öncülüğünde helva dağıtılıyor... Mazhar Alanson, Cem Yılmaz, Ertuğrul Özkök Umre’ye gidiyorlar; “muhafazakâr eşcinselim” diyen Cemil İpekçi, kadın olsaydı türban takabileceğinden söz ediyor; “liberal” yazar Gülay Göktürk, “çocuğa fiziki zarar vermeyecekse” sübyancılığı tehlikeli görmüyor; Yalçın Küçük, Mehmed Şevket Eygi “dil kardeşliği”nde buluşuyorlar. Abdullah Öcalan Türkiye bölünecek diye korkuyor; “şeriatçılara karşı mücadele veren” Doğu Perinçek, misyonerler yüzünden dinimiz elden gidecek sanıyor; Hrant Dink’in katili kahraman kabul ediliyor... Aklını Yitiren Türkiye budur... "
 
Cengiz Çandar'ın fikriyatıyla aram açıktır. Bu siteye yazısını -normalde- almayacağım birisidir. Ama bu ırkçı saldırganlığı öven, ona meşruiyet sağlayanlara büyük harfli "medya"dan bir tepkinin gelmesi çok anlamlı gözüküyor bana. Özdil'in özrünün kabahatinden büyük olduğunu, yazısının neden olduğu tepkilerden sonra kendisiyle yapılan söyleşide söylediklerini okuyunca siz de göreceksiniz.

Terikler, Çandar.

Ahmet Türk ve 'medyanın Ogün Samast'ları'...  Cengiz Çandar

Ahmet Türk’te doğduğu toprakların görmüş geçirmişliğinden gelen bir ‘ruh asaleti’ olduğu için kendisine yapılan saldırı sonucunda karşılaştığı büyük dayanışma duygularına karşılık ‘bir musibetten bir hayır doğar’ mealinde bir ‘yüce gönüllü değerlendirme’ yaptı.

Ahmet Türk kendisine yapılan saldırının anlamını ve sonuçlarını gayet iyi kestirecek tecrübeye de, kavrayışa da sahip; temsil ettiği yüzbinlerce insanın nabzını da kuvvetle hissedebiliyor. Eğer saldırının hedefi olduğu halde ‘yatıştırıcı’ rol oynamasa, olayın kolaylıkla bir ‘Kürt-Türk kan davası’na dönüşebileceğini, önü alınamayacak bir şiddet olayları sürecinin başlayabileceğini seziyordu
.Devamını oku

 

Erdemol da, her zamanki sakin gösterişsiz üslubuyla meseleye örtük bir göndermede bulunuyor.  Erdemol'un yazılarını hep çok beğenirim ve ısrarla öneririm. Yine de, söz konusu olan "Yumruk" adlı yazıyla dolayımlandırmaktıysa, Erdemol'un da o tatlı dilinin arasından azı dişlerini göstermesini tercih ederdim. Hara Medyası  Mustafa Kemal Erdemol

Haber çok kötü tabii. Cezaevinden kaçan bir sabıkalı, bir güzellik merkezine dalıyor, aralarında, daha önce bir yarışmada yılın güzeli seçilen genç kız da dahil olmak üzere beş kadına tecavüz ediyor.

Her gün gazetelerin üçüncü sayfalarında okuduğumuz onlarca haberden biri bu, ama bu haberi diğerlerinden önemli kılan, tecavüze uğrayanlar arasında bir de güzellik kraliçesinin bulunması. Tecavüzcünün tıkılı kaldığı cezaevinde hayallerini süsleyen kadın özlemini gidermek için seçtiği mekanla, kurbanlarının toplumsal statülerini gözönüne aldığımızda, bunun bir haber değeri taşıdığı ortada. Bana kalırsa, en alçak insanlık eylemi olan tecavüzün, kurbanların kimlikleri korunmak koşuluyla, saldırganı teşhire yönelik anlamda haber yapılması elbette gereklidir. Böylelikle toplumsal bir tepkinin oluşmasına katkıda bulunulabilir belki. Ama bu tür haberleri kanıksatma tehlikesi de var elbette, atlamış olmayayım.
Devamını oku


 

Erdemol'dan, okunası bir başka yazı... Ebediyyen Bakacağız - Mustafa Kemal Erdemol

Ünlü ressam Goya, portresini yaptığı genç, güzel bir hanımı, dikkatini kendisine daha fazla vermesi için nazikçe uyarır: “Hanımefendi, bana sadece bir kaç dakika bakacaksınız”. Ardından hemen ekler: “Sonra da ebediyyen öyle bakacaksınız”.

Goya tüm entelektüel zekasını yansıtan bu cümleleriyle hem resim sanatının gücünü anımsatıyor karşısındakine, hem de modelini – deyim yerindeyse- fırçasına göre ayarlıyor. Herhalde Leonardo Da Vinci de tıpkı Goya gibi, modellerine ne yapmaları gerektiğini söylemiştir. Belki başka ressamlar da.Devamını oku
 

 

                                                               Fizan Ekspresi'nin Ana Sayfa Arşivi   
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

                                                                                         
                                                                       

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 






 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
















 

 

 

 

fizanexpresi www.fizanexpresi.com fizan expresi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 




 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
   

 

 



 

 


 

 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

   
   
   

PARSİGU DÜNYASINDAN HABERLER
(Afganistan, İran,Tacikistan)
04  Temmuz 2010

Sakineh Mohemmedi Aştiani adlı 43 yaşındaki İranlı kadın, kocasını öldürdüğü için recme  mahkum edildi.
iranhr.net
01 Temmuz 2010


Evin Cezaevi’nin kadınlar koğuşunda tutulmakta olan 28 kadın siyası mahkum, sıcaklığın 40 dereceyi bulduğu bu kavurucu Tahran günlerinde su sıkıntısı yaşıyor. Zaten kısıtlı miktarda verilen suyun musluklardan neredeyse sıcak akmasından ve ortamın serinletilememesinden dolayı pek çok mahkum ishal ve bulantı sorunları yaşıyor.
m.b.k.

İran Otobüs Sürücüleri Sendikası’nın gözaltlılık halleri devam eden iki yöneticisinin koşullarına ve sağlık durumuna dair bilgi alınamıyor. Söz konusu sendikacılar birkaç hafta önce gözaltına alınmış, psikolojik ve fiziksel işkenceleriyle tanınmış Evin Cezaevine gönderilmişlerdi.
m.b.k.

İran İşçi Haklarını Savunma Merkezi, İslami rejimin işçilere ve genel olarak muhalefete yönelik baskısını, gözaltı, tutuklama ve mahkumiyetle sonuçlanan uygulamalarını protesto etti. Merkez, sendikacı Seyid Terebyan’ın annesinin evine saldırılmasını, Mansur Osanlu’nun aile üyelerine yönelik baskının devam etmesini de örnek göstererek Rejimin, insanlık dışı uygulamalarına son vermesini istedi.
m.b.k.
İşçi önderi Ali Akhavan, 70 milyon Tumen kefaret ücretiyle serbest bırakıldı. Bu, yaklaşık olarak 105-110 TL’ye karşılık geliyor.
m.b.k.
30 Haziran 2010

Afganistan'da iki ergen, şarap yaptıkları gerekçesiyle tutuklandı.
www.kabulpress.org
22 Haziran 2010


Amerikan Kongresi’nin dün yayınlanan raporuna göre Amerika, Afganistan’da lojistik kamyonlarının güvenliği için milyonlarca dolar harcayacak. Her ne kadar bu paranın güvenlik şirketlerine ödeneceğinden söz ediliyorsa da, söz konusu paranın rüşvet olarak Taliban’a aktarılacağını düşünen kalabalık bir kesim var.
m.b.k./www.gma.com.af

08 Haziran 2010

İran'da, geçtiğimiz 48 saat içinde 26 kişi idam edildi. İdam edilenler, uyuşturucu ticaretinden hükümlüydüler.
http://iranhr.net
asre-nou.net


Dünya Nakliyat İşçileri Federasyonu, İranlı sendika lideri Mansur Osanlu’nun koşullarını protesto etti. Federasyon, Ahmedinejad’a hitaben yazdığı mektupta, Osanlu (Osalu)’nun, hapisteyken maruz kaldığı suikast girişiminden dolayı gözünde, ciğerlerinde ve belinde ciddi sorunların bulunduğu belirtti. Mektupta ayrıca, dört yıldır cezaevinde tutulan Osanlu’ya en kısa zamanda gerekli tıbbi desteğin sunulması ve sağlıklı cezaevi koşullarının sağlanması talebinde bulunuldu.
www.etehadefedaian.org

06 Haziran 2010


Afganistan’ın Herat kentinde yüzlerce kişilik bir grup ülkedeki Hıristiyanlığa ilişkin misyonerlik faaliyetlerini protesto etti.  Yabancı kuruluşların ülkedeki faaliyetlerinin protesto edildiği eylem yaklaşık üç saat sürdü. Grup, olaysız biçimde dağıldı.
www.gma.com.af

11 Mayıs 2010

AFGAN RUBABININ BABASI YAŞAMINI YİTİRDİ
Ünlü rubab sanatçısı üstad Rahim Khoşnevaz, önceki gün, 65 yaşında yaşamını yitirdi.
Aynı zamanda pek çok Afgan çalgısını da üreten Khoşnevaz, Afganistan’ın dışında pek çok Avrupa kentinde ve Amerika’da rubab alanında öğrenciler de yetiştirmişti.
www.gma.com.af
05 Mayıs 2010

KABİL’DE KIZ ÖĞRENCİLER KİMLİĞİ BELİRSİZ KİŞİLERCE ZEHİRLENDİ

Kabil’in nahiyelerinden birindeki bir lisede iki öğretmen ve yedi kız öğrenci yemeklerine katılan zehir nedeniyle hastaneye kaldırıldı.

Kabil Milli Eğitim Müdürü, yaptığı basın açıklamasında, hasta öğrenci ve öğretmenlerin Kandahar’daki polis Hastanesine yatırıldıklarını duyurdu.

Zehirlenmeye bir tür gazın neden olduğunu söyleyen hastane yetkilileri, hastaların durumunun iyi olduğunu ifade ettiler.

Kentteki Emniyet Müdürüyse, olayla ilgili olarak 15 zanlının gözaltına alındığını ve soruşturmanın devam ettiğini duyurdu.

Afganistan’ın Kunduz kentindeki kız öğrencilerin gittiği iki okulda da, daha önce onlarca kız öğrenci kimliği belirsiz kişilerce zehirlenmişti. Ancak, bu olaylar da henüz aydınlatılabilmiş değil.
www.gma.com.af
24 Nisan 2010

SIRA NE ZAMAN MOLLA ÖMER'E DE GELECEK?

Arjantinli diktatör Reynaldo Bignone, 1976’dan 1983 yılına kadar işlediği suçlardan dolayı 25 yıl hapse mahkum edildi.

Fakat Afganistan’daki benzer katiller keyif çatıyorlar. Acaba bir gün Afganistan’da da Molla Ömer ve benzerleri, zorunlu göçe tabi tutanlar, savaş cinayetlerinin ve tecavüzlerinin failleri de yargılanabilecek mi?
www.kabulpress.org

15 Nisan 2010

AŞURA GÜNÜ PROTESTOLARINA BİR İDAM DAHA
İran'da Moteherreh Behrami adlı eylemci kadın idama mahkum edildi. Behrami, Aşura Günü eylemleri sırasında, eşi, oğlu ve birkaç arkadaşıyla birlikte gözaltına alınmış, daha sonra da tutuklanarak Evin Cezaevine gönderilmişti. Behrami, devlet yanlısı medyanın "Halkın Münafıkları" olarak nitelediği "Halkın Mücahitleri" örgütüne üye olmak ve "terör" suçlamasıyla yargılanarak idama mahkum edildi.
www.roshangari.net

BBC'de yer alan bir habere göre, İran'da 2009 yılında toplam 388 kişi idam edildi.
02 Nisan 2010


HAMİD KARZAİ: SAHTECİLİĞİ YABANCILAR YAPTILAR
Afganistan Cumhurbaşkanı Hamid karzai, yabancıları, geçen yıl düzenlenen Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sahtecilik yapmakla suçladı. Sahteciliği Afganların değil, yabancıların, belki Galbraith ve yabancı elçilikler yaptılar dedi.
www.gma.com.af

Arşiv
Mart 2010
Şubat 2010
Ocak 2010
Aralık 2009
Kasım 2009
Ekim 2009
Eylül 2009
Ağustos 2009
Temmuz 2009
Haziran 2009
Mayıs 2009
Nisan 2009
Mart 2009
Şubat 2009
Ocak 2009
Aralık 2008
Kasım 2008